Adalet Üzerine İki Soru

Medeni Kanunumuzun 1.maddesinde1 belirtildiği üzere; kanunda uygula- nabilir bir hüküm olmadığı durumda Hakim, kendisi kanun koyucu olsaydı nasıl bir kural koyacak idiyse ona göre karar verecektir. Bu durum aklımıza şu soruları getirir; “Kanun koyucu kuralları neye göre koyar? “, “Kanun koyucunun takip etmesi gereken ilkeler var mıdır? “, “Kanun koyucu kurallar koyarken tamamen bağımsız mıdır? “. Bu konu, adalet kavramının ne olduğu sorusu ve bu soruya verilen cevapla alakalıdır.

Avusturya asıllı ABD’li hukukçu Hans Kelsen’e göre; “adalet nedir?” sorusu gibi başka hiçbir soru bu kadar tutkulu bir şekilde tartışılmamış; başka hiçbir soru Platon’dan Kant’a en ünlü düşünürlerin yoğun ilgisine konu olmamıştır. Ve de başka hiçbir soru bu kadar cevapsız kalmamıştır.2

Adalet kavramı farklı kişiler için, farklı zamanlarda, farklı yerlerde, farklı anlamlara gelmektedir. Bu yazının ilk kısmında kısaca adalet kavramını hukuki açıdan değerlendireceğim. Yazının asıl üstünde duracağım ikinci kısmında ise “Adalet nasıl tesis edilir?” sorusuna cevap arayacağım. Bunun için geçmişten günümüze geliştirilmiş başlıca “adalet teorilerini” inceleyeceğim.

Kısacası bu çalışmada 2 soruya cevap arayacağım; “Adalet nedir?” ve “Nasıl tesis edilir?”

Hukuk ve adalet arasında çok sıkı bir ilişki vardır. Bazılarına göre hukuk, aslında bir adalet sorunudur. Kimilerine göre ise adalet, hukukun amacı; hukuk ise adaletin aracıdır. İnsanlara yapılan haksız muamele, baskı, zulüm; onları düşünmeye yöneltmiş ve zihinlerinde oluşan “iyi düzen”, “iyi hukuk” kavramlarını adalet diye tanımlamışlardır.3

Hukuk tarihinde öne çıkan 2 temel okul vardır; Tabii Hukuk Okulu ve Pozitivist Hukuk Okulu. Adalet kavramının bu 2 okul tarafından tartışılması, adaletin ne olduğu yönünde net bir cevap alamasak da fikir edinmemize yardımcı olabilir.

Tabii hukukçular için İlk Çağ’da, tabiata uygun olanın adil olduğu düşünülmüştür. Bir kural doğa düzenine uygun olduğu ölçüde meşru kabul edilmiştir. Daha sonraları Orta Çağ’da, insanlar tabiatı yaratan Tanrı’ya odaklandılar ve ilahi emirlere uygun olanın adil olduğu kabul ettiler. Yeni Çağ’da ise; rasyonalizmin de gelişmesiyle akla uygun olanın adil olduğu savunuldu. Bu dönemin önemli hukukçularından Grotius; adil olanı, insan aklına uygun olan olarak tanımlamıştır.4

Pozitivist Hukuk Okulu ise hukukun realitesinin “kural” olduğunu ve hukuk ile ilgili değerlendirmelerin temelinde mutlaka normun bulunması gerektiğini ileri sürer. “Ayrılık Tezi”ni savunan bu okulda, ahlak gibi soyut kavramların hukuktan çıkarılarak ayrılması gerektiğini düşünürler. Örneğin bu okulun önde gelenlerinden biri olan Kelsen, hukuku saflaştırmak için ona yabancı ögeleri dışarıya atmak ister. Atılmak istenen bu ögeler arasında “adalet” kavramı da yer alır. Çünkü “adalet” kavramının ne olduğuna dair tartışma çok vakit almasına rağmen her zaman cevapsız kalmıştır. Dolayısıyla Pozitivist Hukuk Okulunda, “adalet” gibi soyut kavramları tanımlamak kaçınılmıştır.5

Kanun koyucular, getirdikleri kuralları en az yaptırımla uygulayabilmek ister. Bunun için kurallar koyulurken; toplumsal arka plan, gereklilik, gelenek, adalet ve alışkanlık gibi çeşitli unsurlara dikkat edilir. Şüphesiz bu unsurların hepsi bir kural için çok önemlidir, lakin adaletin ayrı bir önemi vardır. Adil olmayan bir kuralın toplumda benimsenmesi ve uygulanması çok zordur. Dolayısıyla kanun koyucu, koyduğu kuralların adil olmasına ayrıca dikkat etmelidir. Bunu yaparken adaletin nasıl tesis edileceğini düşünmesi kaçınılmazdır.

Adaletin nasıl tesisi edileceği sorusuna, ahlaki ve siyasi düşünce içerisinde, klasik dönemden günümüze kadar başlıca filozofların cevap aradığını görürüz.

Adaletin nasıl tesis edileceğine yönelik cevaplara baktığımızda, öne çıkan teorilerde 3 farklı yaklaşım görürüz; Refah, Özgürlük ve Erdem. Modern adalet teorileri özgürlükle başlarken, antik adalet teorilerinin erdemle başladığını söyleyebiliriz. Burada yöntemler farkı olsa da amaç ortaktır; adil toplum.

Refah yaklaşımlı adalet teorileri

Refaha göre kurulan adalet teorileri tarihsel süreçte gelişmiştir. Sosyalist ve kapitalist ekonomik düzenler arasındaki rekabet uluslararası ilişkilerde etkili olmuştur. Sonrasında Berlin duvarının yıkılması ve SSCB’nin dağılmasıyla bu rekabet farklı bir boyut almıştır. Kapitalist ekonomik sistem öne çıkmasıyla, özel teşebbüs ve piyasa serbestliğine dayanan üretim temel alındı. Özel teşebbüs ve piyasa serbestliğine dayanan üretimin artması ülkenin zenginliğinin artması, ülkenin zenginliğinin artması ise refahın ve hayat standartlarının artması anlamına geldiği kabul edildi. Yani refahın, bireyleri ve toplumu bulunduğu durumdan daha iyi hale getireceğini düşünüldü. Refahı en etkili şekilde artırmak için ise “faydacılığa” başvurulduğunu görürüz.

Faydayı maksimize etme sadece bireyler için değil kanun koyucu için de geçerlidir. Yani kanun koyucu bir bütün olarak toplumun genel mutluluğunu artırmak için kurallar koyar. En fazla sayıda insanın en fazla mutluluğunu amaçlar. Toplumsal hayatımızı düzenleyen kurallarda genel refahı arttırmak amaçlanır. Refahın artmasıyla zenginliğin artacağı ve insanların yaşam standartlarının iyileşeceği, bunun da insanlara mutluluk getireceği kabul edilir.

Günümüzde dünyanın birçok ülkesinde olan “gelir vergisi”, bu adalet anlayışıyla bağdaşan uygulamaların en tipik örneğidir.

Anlayacağımız üzere refah yaklaşımlı adalet teorilerinde, faydacılık ilkesiyle toplam refahı arttırmak amaçlanır. Bu durum çeşitli açılardan eleştirilmiştir. Öncelikle salt faydacı anlayışla; ahlakın sadece yararları ve zararları hesaplamaktan ibaret bir mekanizmaya dönüştüğü söylenmiş ve refah hesaplaması yapılırken herkesin tercihini eşit kabul edildiği söylenmiştir. Bu şekilde çoğunluk içerisinde bireysel tercihler dikkate alınmayacağı için, faydacı teori içerisinde bireysel haklar ve özgürlüklerin tehlikede olacağı söylenmiştir.

Özgürlük yaklaşımlı adalet teorileri

İnsanlık tarihi otoriteyle özgürlüğün mücadelesinden ibarettir denilebilir. İnsanlar tarih boyunca egemen güçten özgürlüklerini talep etmişledir. Bu egemen güç kimi zaman oligarşik bir yapı şeklinde ortaya çıkmış, kimi zaman gücü tekelinde toplayan ve topladığı gücü suistimal eden bir diktatör olarak tezahür etmiş, kimi zamansa dini iktidarı kendi çıkarları için kullanan kilise olmuştur. Bir taraftan dünyevi iktidarı elinde bulundurma iddiasında olan monarşiler ile ilahi iktidarı elinde bulundurma iddiasında olan Kilise egemenlik mücadelesi verirken, diğer taraftan halklar da özgürlükleri için girişimlerde bulunmuşlardır. İnsanların bu özgürlük mücadelesi 18.yy’den sonra evrensel bir boyut almıştır.

Özgürlük yaklaşımlı adalet teorilerinde, adil bir toplum kurarken zorlu mücadelelerle kazanılan özgürlükleri de göz önüne bulundurulması gerektiği savunulur. Zorlu mücadeleler sonucu kazanılan bu özgürlüklerden biri de “mülkiyet hakkı”dır. Burada, refah yaklaşımlı adalet teorilerinde gördüğümüz, rızası olmadan zenginlerin parasını almanın, onların özgürlüklerini ihlal ettiği savunulur. Her ne kadar zenginlerin parasının çok az bir kısmını, çoğunluğun mutluluğu ve adil toplum gibi asil bir amaç için kullansak da bu onların paralarının istedikleri gibi harcama özgürlükleriyle bağdaş- maz. Özgürlüklerimiz, sosyal ve ekonomik çıkarlar için kurban edilemeyecek kadar değerlidir. Bu görüşü savunanalar genelde liberteryenlerdir.

Liberteryenler, dizginlenmemiş serbest piyasayı savunurlar ve devlet müdahalesine karşıdırlar.6 Onlara göre Devlet mümkün olduğunca minimal olmalıdır. Bu da Devletin sadece sözleşmelere uyulmasını sağlaması, kişilerin mülkiyet hakkını koruması ve barışı sağlaması anlamına gelmektedir. Bunun haricindeki devlet müdahalelerinin bireylerin özgürlüklerini ihlal ettiğini ve böyle bir devletin meşru olmadığını düşünürler.

Özgürlük yaklaşımlı adalet teorisini savunan liberteryenler, günümüz modern devletlerinde yaygın olarak yürütülen bazı politikalara karşıdırlar. Bunlardan ilki paternalist devlet politikalarıdır. Yani devletin koruyucu bir tutumla koyduğu, insanların kendilerine zarar vermelerini engelleyen yasalara muhaliflerdir. Örneğin araba seyir halindeyken emniyet kemeri takma veya motor sürerken kask takma zorunluluğunun; bireyin istediği şeyi riske atma özgürlüğünü kısıtladığınısavunurlar.Moderndevletlerdeyaygın olarak yürütülen diğer bir politika da ahlaki kural koyuculuğudur. Yasanın zorlayıcı gücüyle devletin, ahlakı ve erdemi geliştirmek veya çoğunluğun görüşünü savunmak amacıyla kullanılmasına karşıdırlar. Örneğin eşcinsel evlilikleri konusundaki engelleyici yasaları onaylamazlar. Son olarak modern devletlerin çoğunda, gelirin ve refahın dağıtımını düzenleyen politikaları eleştirirler. Refah yaklaşımlı adalet teorisinde örnekte gördüğümüz, refahın ve zenginliğin vergi yoluyla tekrar dağıtılmasına karşıdırlar. Zenginlerin fakirlere eğitim, sağlık ve barınma gibi konularda yasa zoruyla yardım ettirilmemesi; durumun bireylerin sorumluluklarına bırakılması gerek-tiğini savunurlar. Aksi halde devletin yasa zoruyla zenginden alıp fakirlere vermesini, Robin Hood’un yaptığından farksız bulurlar.

Liberteryenlerin savunduğu adalet anlayışında özgürlükler ön plandadır. Kanun koyucular, bireylerin özgürlerini ve haklarını ciddiye alması gerekir. Ancak bu şekilde adil bir topluma ulaşılabilir.

Robert Nozick, “Anarşi, Devlet ve Ütopya” adlı eseriyle özgürlük yaklaşımlı adalet teorilerine yeni bir boyut getirir. Liberteryenizmi akademik alandaki sıradan bir konu iken siyaset felsefesinin merkezine yerleştirir. Bu eserinde öncelikle insanların biricikliği, birey hak ve özgürlükleri hakkında bilgi verir. Ardından minimal devletin ortaya çıkışını ve savunusunu anlatır. Son olarak da birey haklarını minimal devlet içerisinde ele alır ve adalet teorisini geliştirir. Yani Nozick adalet teorisinin temeline birey hak ve özgürlüklerini yerleştirir. Bu teoride adaletin anlamı bireyin biricikliğini garanti etmektir.

Nozick bireyin haklarını belirttikten sonra, bu hakların devletin neler yapıp neler yapamayacağını işaret ettiğini söyler. Buna göre Devletin yapabilecekleri; sadece “sözleşmelere uymayı sağlamak” ve “zora, hırsızlığa ve dolandırıcılığa karşı bireyleri korumakla” sınır- lıdır. Bunlar dışındaki bir işlevi gerçekleştiren devlet meşru değildir.7 Refah yaklaşımlı adalet teorilerinin bir sorun saydığı ve gidermeye çalıştığı ekonomik eşitsizlikler, Nozick için sorun değildir. Forbes dergisinde insanların milyar dolarları olduğunu görmek, bu durum hakkında adil veya adaletsiz değerlendirmesinde bulunmamız için yeterli değildir. Önemli olan dağıtımın nasıl gerçekleştiğidir.

Özgürlük yaklaşımlı adalet teorilerine baktığımızda öne çıkan bir başka düşünür de John Rawls’dır. “Bir Adalet Teorisi” adlı eserinde teorisini belirtmiş, “Siyasal Liberalizm” adlı kitabında da teorisinin uygulamasını anlatmış ve bazı eleştirileri cevaplandırmıştır. Rawls, bu eserlerdeki adalet anlayışını “hakkaniyet olarak adalet” olarak adlandırır. Bu anlayışa göre adil adalet ilkelerinin, adil bir ilk seçme durumunda belirleneceği düşüncesi vardır.8

Adil bir ilk seçme durumu için Rawls, “cehalet peçesi” benzetmesini kullanır. Buna göre; insanların hayali olarak toplumsal yaşamımızda belirleyici olan özgürlük, fırsat, servet gibi değerlerin dağıtılması konusunda toplandığını düşünelim. Ayrıca bu dağıtım yapılırken herkes kimliklerinden sıyrılmış olsun. Yani hiç kimse gerçek hayattaki cinsiyetini, milliyetini, inancını ve sosyal sınıfını bilmemektedir. Bu şekilde dağıtımda hakkaniyet sağlanacaktır. Kimse kendi yararına düşünmeyecek, insanlar herkesin ortak yararına olanı düşünecektir.

Rawls cehalet peçesinin ardında yapılan dağıtımdan 2 adalet ilkesinin çıktığını söyler. İlk olarak; “eşit temel özgürlükler ve özgürlüğün önceliği” ilkesini belirtir. Yani ifade, vicdan, din, mülkiyet gibi özgürlükler tüm vatandaşlar için eşittir ve önceliklidir. Ayrıca herkes yetenek ve becerilerini geliştirme yönünden eşit fırsatlara sahip olmalıdır. İkinci ilkede ise; “toplumun en dezavantajlı kesimine fayda sağladığı müddetçe, toplumdaki ekonomik eşitsizliklere göz yumu- labileceğini” belirtir. Çünkü insanlar hayata; doğal yetenek, aile, çaba gibi tamamen şansa dayalı olarak, diğerlerine göre daha avantajlı olarak başlayabilirler. Dolayısıyla bu insanlar lehine bir eşitsizlik söz konusudur. Bu durumda Rawls için kabul edilebilir bir durum değildir. Bu sebeple doğuştan gelen eşitsizliği adalet teorisinin ikinci ilkesiyle telafi etmeye çalışır.9

Erdem yaklaşımlı adalet teorileri

Erdem yaklaşımını benimseyen adalet teorileri, adaleti iyi yaşamla ilişkilendirir. Adil olan; erdemi geliştiren ve ortak iyi üzerine düşündürendir. Bu yaklaşım, faydacı yaklaşım gibi adaleti hesaplama konusu yapıp ilkesellikten uzaklaştırmaz. Yahut özgürlüğü benimseyen yaklaşımlar gibi; toplumsal yaşama kattıklarımız, yaşadığımız hayatın anlamı, karakterimiz, ahlakımız gibi değerleri adalet kavramının dışında değerlendirmez. Erdem yaklaşımına göre adil toplum sadece refahın maksimize edilmesiyle veya özgürce yaptığımız tercihlerle olmaz. Bunların yanında “iyi yaşam” kavramı üzerine birlikte düşünmemiz ve ortaya çıkan anlaşmazlıkları da hoşgörüyle tartışmamız gerekir. Ancak bu şekilde adil toplumdaki değerlerin doğru bir şekilde dağıtıldığı bir düzene ulaşırız.

Erdem yaklaşımlı adalet teorisini savunanlar arasında en öne çıkan isim Aristoteles’tir. Aristoteles’in siyaset felsefesinin temelinde 2 temel görüş vardır; “adalet teleolojiktir” ve “adalet onura ilişkindir”.10

Adaletin teleolojik olduğunu söylenirken; hakları tanımlarken sorgulanan sosyal pratiğin amacını, yani temel doğasını çözümlememiz kastedilir. Adaletin onura ilişkin olduğunu söylenirken ise; bir hakkın veya değerin sorgulaması yapılırken araştırdığımız “telos”un hangi değerleri onurlan-dırılması gerektiği kastedilir. Kısacası bu adil düzendeki değerler kendi amaçlarına göre dağıtılacak, bu amaç da belirlenirken her değerin neyi onurlandırması gerektiğine bakılacaktır.

Aristoteles’e göre adalet, insanlara hak ettiğini vermektir. Bu hak ediş, hak edilen şeyin amacıyla alakalıdır. Bu durumu bir örnekle somutlaştıralım; Bir grupta flüt dağıttığımızı düşünelim. En iyi flütleri kime vermemiz gerekir? Eline hiç flüt almamış birine mi yoksa flütü en iyi çalan müzisyenlerden birine mi?

Aristoteles’in siyaset felsefesindeki 2 temel görüşü hatırlayalım; ilk olarak adalet teleolojikti. Dağıtılan şeyin telosu, onun kime öncelikle verilmesi gerektiğini belirleyen temel unsurdur. Örnekteki flütün telosu “iyi çalınmak, onunla mükemmel müziği üretmek”tir. Bu amacı gerçek- leştirebilecek kişiler en iyi flütleri almalıdır. Bu yüzden cevap flütü en iyi çalan müzisyenlerden biri olmalıdır. Bu durum çoğunluğun beğeneceği güzel müziği ortaya çıkaracağı için faydacı görüşle de bağdaşır.

Anlayacağımız üzere Aristoteles’in teorisinde adalet, erdemle ilgili yeteneğin üstünlüğüne göre ayrım yapar. Flüt dağıtımı örneğine baktığımızda erdem iyi flüt çalmadır. Dolayısıyla dağıtım zenginliğe, doğuştan gelen fırsatlara, sosyal sınıfa, dine yada şansa göre yapılmaz; erdeme göre yapılır.11

Siyasetin telosunu bulmak, flütünkine göre daha zordur. Bu sorun bize cevaplanmayacak gibi gelebilir. Lakin Aristoteles’e göre ise siyasetin amacı; iyi vatandaşlar ve iyi karakter yetiştirmektir. Siyasal toplum, iyi yaşamı ve erdemi geliştirmek için vardır. Yöneticiler de erdem ve iyi yaşam bakımından en iyi olanlar olmalıdır. Yani yöneticiler; sayıca çok olanlar, zengin olanlar veya ruhbanlar değil; siyasetin amacına en iyi hizmet edecek erdemlilerdir.

Doğru karaktere yol açacak ve erdemli bireylerin yetişeceği yaşam biçimi kurmak hukukun öncelikli amacıdır. Aristoteles’e göre “yasa yapıcılar, vatandaşların yaşam biçimlerini şekillendirerek iyi yaparlar. “12 Yani kanun koyucular, koydukları kurallarda belirli erdemleri aşılarlar. Örneğin aileyi toplumun temeli olarak gören ve bu yapıyı korumak için geliştirilen kurallar erdem yaklaşımlı adalet teorisiyle bağdaşır.

Aristoteles’in erdem yaklaşımlı adalet teorisi, bireysel özgürlüğe yer bırakmadığı sebebiyle diğer teorilerin savunucuları tarafından eleştirilir. Çünkü bu adalet anlayışı; iyi karakter yetiştirmeyi, erdemi veya iyi yaşamın belirli bir biçimini zorla empoze etme riski taşır.

SONUÇ

Görüldüğü gibi insanlık tarihi boyunca bir çok filozof, devlet adamı ve düşünür adalet üzerine çalışmıştır. Bu çalışmalar sonucu çeşitli adalet teorileri geliştirilmiş ama adalet kavramının soyutluğundan dolayı bunlardan hiçbiri üzerine uzlaşılamamıştır. Kimileri adaleti refahı arttırmada bulurken diğerleri de erdem ile adalete ulaşılacağını söylemiştir. Kimileriyse özgürlüğü adaletin şartı saymıştır. Bu fikirlerin hiçbirisi tek başına kabul görmemiştir. Günümüz modern devletlerinde koyulan kanunlara baktığımızda, tüm bu fikirlerden izler görürüz. Bu fikirlerin birinin tek başına üstünlüğü değil, ortak birlikteliği vardır. Çoğu devlette refahı arttırmak için gelir vergisi, özgürlükleri korumak için anayasa ve erdemli hayat için Medeni Kanun beraber bulunmaktadır.

Adalet doğası gereği tartışılan bir kavram olduğu için bu teorilerden herhangi birinin mutlak üstünlüğünden bahsedilemez. Her adalet teorisinin dikkate alınması gereken yönleri olduğu gibi sakıncalı tarafları da vardır. Dolayısıyla bizlere düşen, bu fikirleri analiz ederek konulan kuralları eleştirel gözle değerlendirmektir. Ancak bu şekilde adil düzene ulaşma hedefinde yol kat edebiliriz.

Dipnotlar

  1. (4721 Sayılı Türk Medeni Kanunu, 2001: madde 1)
  2. (Kelsen, 1953:1)
  3. (Çeçen, 1995:17)
  4. (Gözler, 2008: 2-4)
  5. (Gözler, 2008: 6-7)
  6. (Sandel, 2012:91)
  7. (Nozick, 1974:21)
  8. (Freeman, 2009:473)
  9. (Avşar, 2006:44)
  10. (Sandel, 2012:248)
  11. (Aristotle, 1946:III.Kitap, XII.Bölüm)
  12. (Aristotle, 1946:III.Kitap, XII.Bölüm)

Kaynakça

  • Aristotle. The Politics. Çev.: Ernest Baker. New York: Oxford University Press, 1946, III.Kitap, XII. Bölüm (1282)
  • Avşar, H. (2006). SİYASET FELSEFESİ AÇISINDAN John Rawls’un Adalet Teorisi, Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Kamu Yönetimi Ve Siyaset Bilimi (Siyaset Bilimi) Anabilim Dalı, Ankara
  • Çeçen, Anıl (1981). Adalet Kavramı. İstanbul: May Yayınları
  • Freeman, Samuel (2009). Rawls. London: Rout- ledge
  • Gözler, Kemal (2008). Tabii Hukuk ve Hukuki Pozi- tivizme Göre Adalet Kavramı
  • John, Rawls (1985). Bir Adalet Teorisi. Çev.: Vedat Ahsen Coşar. İstanbul: Phoenix
  • Kensen, Hans (1953). Adalet Nedir?. Çev.: Ali Acar
  • Nozick, Robert (1974). Anarşi, Devlet ve Ütopya. Çev.: Alişan Oktay. İstanbul: İstanbul Bilgi Üniver- sitesi Yayınları
  • Sandel, Michael J. (2012). ADALET Yapılması Ger- eken Doğru Şey Nedir?. Çev. : Mehmet Kocaoğlu. Ankara: Ekşi Kitaplar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir