İklim Değişikliği ve Soft-Law Üzerine

İklim değişikliğinin bir problem olduğunu tam olarak kabul etmiyoruz. İklim değişikliğinin henüz var olmayan ve gelecekte var olmayı bekleyen bir problem olduğunu zannediyoruz.

Kofi Annan

Küresel bir problem olan iklim değişikliğini önlemek için uluslararası bir işbirliğine ihtiyaç vardır. Ancak insanlık henüz küresel ölçekte etkin bir karar alma mekanizması inşa edememiştir.

İklim değişikliği, bilimsel çalışmalar sayesinde yıllardır gündemde olan bir konu olsa da bu konuda henüz devletlere somut yükümlülük getirecek bağlayıcı bir antlaşma akdedilememiştir.

İnsanlık iklim değişikliği olarak adlandırdığımız tehlike ile karşı karşıya bulunmaktadır. Bu sorun bilimsel çalışmalarla artık tartışılmaz bir gerçeklik olarak kabul edilmiştir. Günümüzde dünya üzerindeki buzulların bir kısmı erimiştir, göller ve ırmaklar üzerindeki buzlar artık eskisine göre daha erken kaybolmaktadır, bitki ve hayvan türlerinin yaşam alanlarında ciddi kaymalar olmuştur ve ağaçlar eskisine göre daha erken çiçek açmaktadır. Bu gelişmeler hayatımızdaki diğer siyasi ve toplumsal olaylar kadar anî biçimde gerçekleşmediğinden maalesef gözümüzden kaçmakta ve bu gelişmelerin etkileri kolaylıkla göz ardı edilmektedir. Uzun vadedeki sonuçların yaratacağı ekonomik kayıpların, insanlığın bu sonuçları engellemek için yapacağı fedakârlığa (!) bağlı olarak maruz kalabileceği ekonomik kayıptan fazla olacağı konusunda hemen hemen herkes hemfikir iken; yine de insanlık bu gidişatı önleyecek işbirliğini ve kararlılığı gösterememektedir.

İnsanlığı bekleyen bu felaketin önlenmesi gerektiği açıktır. Bunun için kendilerini zalim insanlara karşı korumaktan aciz olan hayvanlardan ve bitkilerden medet umamayacağımız da aşikârdır. Demek ki bu yola kendisi girmiş olan insanlık eğer başarabilirse bu felaketi yine kendisi önleyecektir. İnsanlık varlığını geçmişten bugüne bir uluslararası düzen içerisinde sürdürmüştür ve hâlâ bu çeşit bir düzen içerisinde sürdürmektedir. Bu uluslararası düzen günümüzde, BM Şartı Madde/2, fıkra 1’de de ifade edildiği üzere “eşit egemen bağımsız devletler” prensibi üzerine bina edilmiştir. Bu düzende uluslararası hukukun baş öznesi olan devletler; aslında bizleri yani bireyleri ve gelecek nesilleri etkileyecek kararları -iklim değişikline yol açan kararlar dâhil olmak üzere- alan aktörlerdir. Tek bir devlet; öngörülen bu düzende, BM Şartı Madde/2, fıkra 7’de ifade edilen “iç işlerine karışma yasağı” prensibi uyarınca ancak kendi sınırları içerisinde sonuç doğuracak kararları alma yetkisine sahiptir. İklim değişikliği ise sadece bir ülkeyi ilgilendirmemektedir. Küresel bir problem olan bu problemi önlemek için uluslararası bir işbirliğine ihtiyaç vardır. Ancak insanlık henüz küresel ölçekte etkin bir karar alma mekanizması inşa edememiştir.

Devletler genel itibariyle iklim değişikliğinin sebeplerini teşkil eden uygulamalardan ve politikalardan vazgeçmeye yanaşmamaktadır. Bu çeşit adımları kendilerini diğer devletler karşısında dezavantajlı duruma düşürecek adımlar olarak görmektedir. Oysa sorunun çözümünde her devletin az ya da çok vereceği karşılıklı tavizler yatmaktadır. Ama diğer devletler nezdinde dezavantajlı duruma düşme kaygısı ortak bir çözümün sağlanmasına
engel olmaktadır. Meseleye oyun teorisi penceresinden yaklaşılınca durum daha iyi anlaşılabilir. Oyun teorisinin klasik örneğinde iki avcı vardır. Av olarak da dört birim fayda sağlayan geyik ve bir birim fayda sağlayan ceylan olmak üzere iki tür av vardır. Avcılar ya geyiğe ya ceylana hamle yapacaktır. Ama bir avcı geyiği tek başına yakalayamamaktadır, geyiğin yakalanabilmesi avcıların birlikte hareket etmesine bağlıdır. Oyun teorisinde hiçbir oyuncunun tek taraflı olarak stratejisini değiştirme ihtiyacı hissetmeyeceği seçimler bütününü ifade eden oyun sonucuna Nash dengesi denir. Bu klasik oyunda ilk akla gelen denge, avcıların birbirine güvenmesi ve işbirliği yapması ihtimalinde, her iki avcının da geyiğe hamle yapması ve geyiği paylaşarak ikişer birim fayda elde etmesidir. Çünkü işbirliği yapabiliyorlarken, geyikten vazgeçip ceylana hamle yaptıklarında sadece azami bir birim fayda elde edebileceklerdir. Dolayısıyla birlikte geyiğe saldırdıkları bu dengede, stratejilerini değiştirme ihtiyacını iki avcı da hissetmez. Ama avcıların birbirlerine güvenemedikleri ihtimalde, bir başka Nash dengesi oluşur. Taraflar birbirlerine güvenemediklerinde geyiğe saldırmak risklidir, karşı taraf da geyiğe hamle yapmadıkça geyik kaçacaktır. Birbirlerine güvenemeyen avcılar karşı tarafın işbirliği göstermemesi ve geyiği yakalayamayıp aç kalma riskini göze alamadıklarından, geyik yerine ceylana hamle yaparak bir birim faydaya razı olurlar. İşte uluslararası düzende de günümüzde maalesef ikinci Nash dengesine benzer bir durum hâkimdir. Çünkü iklim değişikliğine yol açan politikalarından hep birlikte vazgeçmesi gereken devletler birbirlerine güvenememekte ve sonuç olarak hiçbiri politikalarından vazgeçmemektedir. Görüldüğü gibi iklim değişikliği ile mücadelede ihtiyaç duyulan, birinci Nash dengesine benzer bir sonucun doğmasını sağlayacak olan devletlerarası güven ve işbirliğinin tesisidir.


İklim değişikliği konusunda olmasa bile birtakım konularda devletler ortak hareket edebilmektedir. BM çatısı altında küresel ölçekli problemlere çözümler aranmaktadır. Ancak devlet egemenliği (state sovereignty) prensibi üzerine kurulu uluslararası düzende devletler bakımından bağlayıcı olacak bir norm meydana getirmek, parlamento çoğunluğu olan iktidar partisinin ülkeyi bağlayacak bir yasa çıkarması kadar kolay değildir. BM organlarında alınan kararların çoğu taraf devletler bakımından bağlayıcı niteliğe sahip olmamaktadır. Modern uluslararası hukukta devletler üzerinde bağlayıcı norm yaratan ve devlet egemenliğini sınırlayan iki kaynak vardır: uluslararası antlaşmalar ve uluslararası teamüller.

İklim değişikliği, bilimsel çalışmalar sayesinde yıllardır gündemde olan bir konu olsa da bu konuda henüz devletlere somut yükümlülük getirecek bağlayıcı bir antlaşma akdedilememiştir. Aynı şekilde, koruyucu önlemler bakımından devletlerarası yeknesak bir uygulama ve bu önlemlere uyumun zorunlu olduğu yönünde devletlerarası ortak bir kanaat yani opinio juris gelişmediği için bağlayıcı bir teamülün varlığından da bahsedilememektedir. Ancak bu, iklim değişikliği sorununa çözüm bulunması konusunda hiçbir çaba sarf edilmediği anlamına gelmemektedir. Bir takım taahhütler, ortak açıklamalar, politika ve niyet beyanları, BM Genel Kurulu ve başka birtakım uluslararası örgütlerin kararları gündeme gelmiştir. Bunlar hep birlikte uluslararası hukukun bağlayıcı olmayan kurallarını oluşturmakta ve çevresel soft law olarak adlandırılmaktadır.

Soft law olarak adlandırılan kurallar egemen devletler bakımından bağlayıcı olmasa da ortak bir kaygının varlığını göstermektedir. Bazı durumlarda da ortak kaygının vücut bulduğu soft law metinleri bağlayıcı bir kuralın doğmasına zemin hazırlayabilmektedir. Bu iki şekilde gerçekleşebilmektedir. Birinci ihtimalde soft law metni bağlayıcı müstakbel bir antlaşma için çerçeve teşkil etmektedir, devletlerin iradelerinin açık hale gelmesiyle ilgili metin antlaşma niteliği kazanmaktadır. İkinci ihtimalde ise bu metinler bir teamülün oluşması için gerekli olan opinio juris’in güçlenmesini sağlayarak billurlaştırıcı bir etki (crystallizing effect) göstermektedir ve yeknesak uygulama bağlayıcı bir teamül haline gelmektedir. Bu yönüyle soft law kendisi bağlayıcı bir norm olmasa da bağlayıcı bir normun meydana gelmesinde kilit öneme sahip bir basamak niteliğindedir. Bu yönüyle devletlerarası soft law görüşmeleri, bazı yazarlar tarafından devletlerarasında antlaşmalar için yapılan görüşmelerden daha verimli görülmektedir. Bunun gerekçesi olarak; toprak bütünlüğü, iç işlerine karışma yasağı ve eşitlik prensiplerinin hâkim olduğu uluslararası düzende egemen devletlerin antlaşma görüşmeleri için bir araya gelmektense soft law görüşmeleri için bir araya gelmeye daha meyilli olması gösterilmektedir. Aslında bu durum hiç şaşırtıcı değildir. Zira devletler, yeri gelince pazardaki ucuz bir eşya için bile sıkı pazarlık yapan ve bağlayıcı bir sözleşme yapmaya iyice emin olmadan yanaşmayan ama bağlayıcı olmayan görüşmeler için satıcı satıcı gezmeye üşenmeyen insanların meydana getirdiği örgütlenmelerdir. Bireysel olarak insan psikolojisinde görülen bir eğilim, adeta devletlerarası ilişkilerde de benzer biçimde gözlemlenmektedir.

Soft law iklim değişikliği bakımından özel bir öneme sahiptir:

• Birinci olarak, aciliyet arz eden bu soruna ilişkin olası çözümler hızla hayata geçirilmelidir.
Bu ise ancak devletlerin daha sık bir araya gelmesiyle mümkün olabilir. Yukarıda ifade edildiği üzere bu iletişimin tesisi soft law temelli görüşmelerle daha kolay gerçekleşecektir.
• İkinci olarak, iklim değişikliği konusunda adım atmaya gönüllü olan devletler, kendileri o antlaşmaya taraf olmadıkları halde o antlaşmadaki yükümlülüklerin antlaşmaya taraf devletlerce yerine getirilmesinden faydalanacak olan free rider devletler istememektedir. Hiçbir devleti dışlamayacak ve free rider devlet kalmasına mahal vermeyecek şekilde bütün devletlerin antlaşma etrafında bir araya getirilmesi de ister istemez süreci yavaşlattığından -ki aşağıda ifade edileceği üzere 2015 Paris Antlaşması’na kadar kapsayıcı bir antlaşmanın imzalanması mümkün olmamıştır-, geriye tek çare olarak soft law kalmaktadır.
• Üçüncü olarak, iklim değişikliğini engellemek adına devreye girebilecek tek aktör devlet değildir. Çok uluslu şirketler, sivil toplum örgütleri ve uluslararası örgütler gibi sorunun çözümünde etkili olabilecek başka özneler de bu süreçte rol alabilecek ve yükümlülük altına girebilecek durumdadır. Bu nedenle devletler, bağlayıcı bir antlaşma altına imza atarak sorumluluk altına giren tek aktör olmaktansa sorumluluğu bu diğer aktörlerle paylaşmayı arzulamaktadır.

Çevresel soft law olarak adlandırılan başlıca metinler iklim değişikliği ile mücadelede küresel işbirliğinin mihenk taşları olmuştur. Ancak iklim değişikliği ile mücadelede küresel işbirliğinin sağlanmasında önemli olan üç antlaşma göze çarpmaktadır. Bu antlaşmalar meseleye küresel bir bakış açısı getirmekteki hususiyetleri nedeniyle büyük öneme sahiptir.


• Bunlardan birincisi 1992 tarihli İklim Değişikliği Üzerine Çerçeve Sözleşme’dir (Framework Convention on Climate Change/ FCCC). İklim değişikliği konusundaki ilk sözleşmedir ve yüz doksan yedi devletten yüz yirmi dokuzu bu antlaşmaya taraftır. Ancak antlaşmanın somut etkisi çok sınırlıdır ve taraf devletler antlaşmanın “eksiklerini ve karşılaşacağı zorlukları tespit etmek”ten öteye geçememişlerdir. 1995’ten beri taraf devletler her yıl Taraflar Konferansı (Conference of Parties) adı verilen bir konferansta bir araya gelmektedir. Bu konferansların 21.si 2015’te Paris’te (COP-21) ve 22.si 2016’da Marakeş’te (COP-22) düzenlenmiştir.
• İkinci olarak, bu konferansların üçüncüsünde yani 1997 yılında imzalanan Kyoto Protokolü’nden bahsetmek gerekir. Bu antlaşmaya da FCCC ile aynı sayıda devlet taraftır. Taraf devletler bu antlaşma ile insan kaynaklı karbondioksit salımının küresel ısınmaya neden olduğunu ve bu sorunun çözümünde devletlerin birbirinden farklı derecelerde yükümlülüklerinin yattığını kabul etmişlerdir. Kabul edilen ikinci husus, yani devletlerin farklılaştırılmış sorumlulukları (differentiated responsibilities) yaklaşımı, haliyle normların ikiliğinden (duality of norms) bahsedilmesine ve tartışmaya yol açmıştır. Normların ikiliği fikrine göre aynı norm hitap ettiği yükümlünün kimliğine göre farklı sonuçlar doğurmaktadır. Bana göre bu tartışma teorik bir tartışma olarak önemli olsa da pratik açıdan yersizdir. Zira bugüne kadar çevreye daha fazla zarar vermiş ve vermekte olan devletler, doğal olarak diğer devletlere
göre bu sorunun çözümünde daha fazla sorumluluk sahibi olacaklardır. Kyoto Protokolü açısından dikkat çeken bir diğer husus da bu antlaşmanın ancak imzalanmasından sekiz yıl sonra yürürlüğe girebilmiş olmasıdır. Bu antlaşmalar üzerinden ilerleyen sürecin ne kadar yavaş işlediğinin kanıtıdır. Ayrıca en çok karbon salınımına sahip devletlerden biri olan ABD bu protokolü onaylamamış, bir diğeri olan Kanada ise onayladıktan sonra imzasını geri çekmiştir. Yine de bazı taraf devletlerin karbon salınımlarının 1997’den beri düştüğünü görmek sevindiricidir.
• Üçüncü olarak bu konferansların 21.sinde Paris’te imzalanan, 197 devletin taraf olduğu 129 devletin onayladığı Paris Antlaşması zikredilmelidir. Bu antlaşma bu kadar geniş katılımı sağlayan ilk antlaşma olması nedeniyle ve Kyoto Protokolü’ne taraf olmayan ABD’nin taraf olduğu bir anlaşma olması yönüyle önem arz etmektedir. Bu antlaşma ile devletler küresel ısınmayı sanayileşme öncesi döneme kıyasen 2 0 C düzeyinde tutma hedefi üzerinde uzlaşmışlardır. Ama antlaşma her devletin karbon salınımına ilişkin özel tedbirlerin alınması için detaylı bir takvim öngörmemektedir. Ayrıca devletleri zorlayıcı bir mekanizma da oluşturulmamıştır.

Çevresel soft law kapsamında da üç temel metin dikkat çekmektedir. Bunlardan birincisi 1972 yılında alınan bir BM Genel Kurulu kararı olan Stockholm Bildirgesi’dir. Bu metin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkını tanıyan ilk uluslararası metin olması yönüyle önemlidir. İkinci olarak yine bir BM Genel Kurulu kararı olan ve doğanın sürdürülebilir üretkenliği (I/4) ile doğal kaynakların israf edilmemesi (II/10) gibi birtakım ilkeleri tanıyan 1982 tarihli Dünya Doğa Şartı kabul edilmiştir. Üçüncü olarak 172 devleti, 2400 sivil toplum örgütünü ve 17000 bireyi (bu bireyler istişari statüye sahip Sivil Toplum Örgütleri Küresel Forumu altında sürece dâhil olmuşlardır) bir araya getiren Rio Çevre ve Kalkınma Bildirgesi kabul edilmiştir. Bu bildirge, bazıları üçüncü nesil insan hakları -topluluk hakları olarak da adlandırılmaktadır- olarak görülen 27 ilke belirlemiştir. Bildirge’nin ikinci ilkesi, devlet egemenliğinin sınırını diğer devletlerin sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı olarak belirlemiştir. Üçüncü ilkesi ise devletler tarafından ekonomik kalkınmanın nasıl gerçekleştirileceği planlanırken gelecek nesillerin çevresel ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulması gerektiğini bir ölçüt olarak ortaya koymaktadır. Bu ilke ICC (International Chamber of Commerce) tarafından da şöyle dile getirilmiştir: “…çevre, doğmamış nesiller de dâhil olmak üzere, bütün insanlığın yaşadığı ortamı, yaşam kalitesini ve sağlığını ifade etmektedir.” Bildirge’nin onuncu ilkesi bireylerin yani vatandaşların, çözüm üretme mekanizmasında yer almasını öngörmektedir. Bu metinlere ek olarak devletlerin Paris’teki 2015 COP21 konferansından önce birbiri ardına açıkladıkları niyet beyanları da sayılabilir. Zira bu niyet beyanları bağlayıcı olmamakla birlikte konferans öncesi bir atmosfer meydana getirmiştir ve Paris Antlaşması’nın imzalanmasında etkili olmuştur.

Yukarıda sayılan soft law metinleri çevreye ve çevresel sorunlara ilişkin ortak bir yaklaşım getirmektedir. İlk olarak, her üçü de çevreyi insana ait olan bir meta olarak gören insan merkezli (anthropocentric) yaklaşımı temel almaktadır. İkinci olarak, her üç metin de sorunun çözümünde sorumluluğu devletlere yüklemek yerine devletler, uluslararası örgütler ve bireyler arasında dağıtmayı ve böylece bütün katmanları sürece dâhil etmeyi hedeflemektedir. Üçüncü olarak, her üç metin de sorunun doğmasında tarihsel olarak daha az etkiye sahip olan gelişmekte olan ülkeler ile daha fazla etkiye sahip olan gelişmiş ülkeler için ortak ama farklılaştırılmış sorumluluklar öngörmektedir. Bu yaklaşım çevre ile ilgili antlaşmalarda görülen yaklaşımla örtüşmektedir ve normların ikiliği tartışmasını gündeme getirmektedir. Dördüncü olarak, her üç metin de kalkınma hakkını, bu kalkınmanın sürdürülebilir olması ve kalkınma planlanırken gelecek nesillerin ihtiyaçlarının göz önünde bulundurulması şartıyla tanımaktadır. Beşinci olarak, bütün bu metinler insanlığın atacağı her adımın atılabilmesi için ilgili adımın çevreye zararsız olduğunun bilimsel olarak kanıtlanmasını öngören ihtiyatlılık prensibini (precautionary principle) temel almaktadır.

Paris Antlaşması katılımın genişliği nedeniyle iklim değişikliği ile küresel mücadelede önemli bir adım olarak görülebilir. Ancak bu yoldaki birçok engel etkisini hala korumaktadır. İlk olarak, devletlerin iklim değişikliğindeki etkisi ancak o devletin izin verdiği ölçüde araştırma yapılabildiğinden tam olarak tespit edilememektedir. Bu devlet egemenliği prensibinin bir yansımasıdır ve devletler bu araştırmaları milli güvenliklerine karşı bir tehdit olarak algılayabilmektedir. İkinci olarak, her ne kadar bir uluslararası işbirliği ve hukuka uygunluk görüntüsü çizilse de uluslararası düzende devletler aslında, tıpkı ıssız adaya düşen uçaktan sağ kalan insanlar gibi merkezi bir otoriteden yoksun hareket etmektedir. Bu nedenle alınan kararlar en temelde insanlığın ortak yararının (yerel hukuklardaki kamu yararının bir uzantısı gibi düşünebiliriz) ne yönde olduğuna göre veya uluslararası hukuka göre değil, ıssız adada güçlü ve dayanıklı olanın sözünün geçtiği gibi devletlerin askeri ve siyasi güçlerine göre şekillenmektedir. Bu da çevreye zarar veren devlete diğer devletlerin ortak bir tavır alarak o devlete yaptırım uygulanmasını güçleştirmektedir.

Uluslararası düzende bir anayasa yoktur. İç hukukta devletin egemenliği anayasa ve bilhassa anayasa tarafından teminat altına alınan temel hak ve özgürlükler ile sınırlanmışken, yukarıda bahsedilen soft law metinlerinden biri olan Rio Bildirgesi’nde temenni edilenin aksine devlet egemenliğinin sınırı sağlıklı bir çevrede yaşama hakkı olarak belirlenmemiştir. Her ne kadar yukarıda sayılan zorluklar varlıklarını koruyor ve fosil kaynakların kullanımı devletler için kısa vadede daha ekonomik olma özelliğini devam ettiriyor olsa da zorlukların küresel işbirliğinin daha güçlü bir şekilde sağlanması için bir fırsat teşkil edebileceği ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Anayasaların ortaya çıkışları tarihi olarak incelendiğinde ortak bir düşmana karşı bir birlik oluşturulması düşüncesi göze çarpmaktadır. Örneğin, Kuzey Amerika’daki sömürge eyaletlerin birleşip ABD’yi oluşturmasında ortak düşman İngiltere’nin varlığı rol oynamıştır. Bunun benzeri bir etki, doğusu ve batısındaki iki kutup arasında ezilen AB ülkelerinin Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu’nu kuruşunda da görülmektedir. İnsanlık tarihindeki en büyük ortak
düşman ile karşı karşıyadır. Mavi gezegen yok olursa, insanlık da yok olacaktır. İşte bu denli büyük bir ortak düşman olan iklim değişikliği, insanlığı bir araya getirici bir etki göstererek evrensel anayasanın temellerinin atılmasını sağlayabilir. Bu ihtimal iklim değişikliği sorununa ve sorunun çözümünde özel önem arz eden soft law kaynaklarına farklı bir boyut kazandırmaktadır.

Kaynakça

1.https://climate.nasa.gov/effects/

2.Cassese, Antonio (2005), International Law, Second Edition.

3.http://unfccc.int/adaptation/workstreams/implementing_adaptation/items/2535.php

4.ICC Statement 96.

5.http://unfccc.int/paris_agreement/items/9485.php

6.http://unfccc.int/meetings/paris_nov_2015/meeting/8926.php

7.Fudenberg, Drew- Tirole, Jean (1991), Game Theory, The MIT Press.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir