Popülist Anayasal Tez; Dünü, Bugünü, Yarını ve Geçerliliğine Dair

Popülist Anayasal Gelişme Tezleri
1) Türk Anayasal Gelişme Tezleri

A) Bülent Tanör ve Anayasal Gelişme Tezleri

Yaptığımız bu çalışma, temel olarak Bülent Tanör’ün Anayasal Gelişme Tezleri adlı çalışmasının üzerine bina edilmiştir. Tanör tarafından meydana getirilen Anayasal Gelişme Tezleri, kitapta bu sondakilerle alakalı olarak şu bilgilere yer verir:

“I. Kemalist anayasal gelişme tezleri
II. Gelenekçi-İslamcı anayasal gelişme tezleri
III. Popülist anayasal gelişme tezleri
IV. Sosyalist anayasal gelişme tezleri”

Bütün bunlarda anayasal gelişme teziyle anlatılmak istenen yalnız Anayasal gelişmeleriyle ilgili yorumlar değildir. “Anayasal” ifadesinin anayasayı aşan, siyasal gelişmeleri de içine alan bir anlamı ve kapsamı vardır. Bu nedenle, ele alınan görüşlerin aktarılmasında yalnız hukukî değil, bu görüşlerin çerçevesini oluşturan toplumsal ve siyasal yorumlara da yer verilmiştir.1 Şüphesizdir ki bahsedilen dört tezin de ülkemiz siyasi ve hukuki tarihinde önemli yerleri vardır. Çünkü her dördü de toplumda karşılıkları olan kavramlara çatı işlevi görmüştür/görmektedir/ görecektir. Bizim bu çalışmada üzerine eğileceğimiz konu ise Popülist Anayasal Tez ve bu tez ışığında ortaya konulan fikirlerle birlikte günümüzde tezin akıbetinin tespitidir.

B)Popülist Anayasal Tezler

Bu tezlerin birleştirici noktası siyasal ve anayasal gelişmelerimizi, “bürokrasi” adını verdikleri bir tabaka ya da “sınıf ” ile “halk” adını verdikleri kesim arasındaki çelişkiyle açıklamalarıdır. Bu şemada, “egemen” ve “ezen” rolünü oynayan “bürokrasi”dir.2

BA-Tezin Kaynakları

Burada tezin kaynaklarını iki alt başlıkta inceleyeceğiz. İlki, tezi halk kesimi ile aydın-bürokrat kesimin mücadelesi sonucu ortaya çıktığını savunan görüşken ikincisi ise bize göre Şerif Mardin’in ortaya koyduğu Heterodoks-Ortodoks İslam anlayışının sebep olduğu düalizmin; söz konusu teze dayanak teşkil edebileceği yönündeki görüşümüzdür. En sonunda da bu iki başlık ışığında tezin akıbeti hakkında fikir yürütülecektir. Siyasetçi Ahmet Hamdi Başar’a göre “Osmanlı sultanları hep “kapıkulu denilen bir kast” ile saltanat sürmüşler, iktidarlarını sosyal sınıflarla paylaşmaya hiç yanaşmamışlardır. Müslüman-Türk uluslar ise dermansız, şekilsiz, sınıfsız ve örgütsüz yığınlardan ibarettirler. II. Meşrutiyetle padişahın rolü gerilemiş, bu defa da kapıkulları emirlerini parti kliğinden almaya başlamışlardır. “Kemalist inkılabı” yapan da kapıkuludur. Bugün de Türkiye’de bir sınıf kavgası vardır, ama bu, işçi ile işveren arasında değil, bu ikisi ile iktidardaki kapıkulu arasındadır. ”3

Söz konusu tezin diğer bir teorisyeni ise siyasi tarihimize damga vuran isimlerden üçüncü cumhurbaşkanımız Celal Bayardır. Bayar’a göre bu tezin başlıca iki dayanağı vardır. Bunlar: En doğru tefekkürün halk kaynağından gelmesine olan inanç ve halkın gücünü meclis eliyle kayıtsız ve şartsız bir biçimde kullanmasıdır. Celal Bayar tezini bu iki dayanak üstünde temellendirirken popülist anayasal tezin oluşmasına sebep olan tarihi süreci de şöyle yansıtmaktadır: “Osmanlı’da… Ordu ve medrese, tabandan gelen yönetimin temsilcileriydi […]. Ordu ve medrese biat etmeden bir padişah tahta çıkamayacağına göre, bunlar bir çeşit ikinci seçmenlerdi. Atatürk bu gerçeği görmüş ve 1924 Anayasasını bu gerçeğin tefekkürü üzerine oturtmuştur. Yani orduyu ve aydını devlet ortaklığından çıkarmış, bu görevi, halk tefekkürünün mümessilleri sayılabilecek ikinci seçmenlere kaydırmıştır. Atatürk Anayasasının en derin özelliği budur. Sarayın kanun yapma ve yürütme yetkisini TBMM’ye vermiş, ordunun ve medresenin denetim gücünü -seçim mekanizmasına bağlayarak- ikinci seçmenlere kaydırmış, böylece Devleti en kısa yoldan halka götürmüştür”. 1924 Anayasasının güçlerin birleştirilmesi esasına dayanmasının sebebi de budur. Bayar’a göre, “Ordu, Kaza [yargı] ve İlim Müesseseleriyle işbirliği yolu ile ortaklaşa devlet yönetimi» seçeneğini geri çeviren 1924 Anayasası gerçek devrimci Anayasa, Atatürk’ün Anayasasıdır. Buna karşılık, İnönü’nün ve CHP’nin temsil ettiği bir başka ve ikinci “devlet görüşü” 1950- 1960 arasında, bunun tam tersini savunmuştur. İşte, 27 Mayıs “fiilî durumu” bu doğrultunun bir ürünüdür. Bu hareket “Osmanlıdan kalma geleneksel yönetimimizdeki Ordu-Medrese işbirliğinin kanun yapma ve yürütme gücüne karşı direnişi, müdahalesidir […]. Tarihimizin çok eski geleneklerine ve devlet karakterine dayanmaktadır. 1961 Anayasası da bu durumu yansıtacaktır.”4

Bu noktada değineceğimiz ikinci alt başlık ise Şerif Mardin’in ileri sürdüğü Heterodoks ve Ortodoks İslam anlayış farklılığının teze kaynak teşkil edebileceğinin incelenmesidir. Zira yukarıda var olduğu ileri sürülen yüksek kültür ile halk grupları arasındaki çatışma, dini anlayış ve yorumlama farklılığının tarihten gelen bir izdüşümü olarak da yorumlanabilir.

“Orta Asya Türkleri İslamiyet geçtikleri sıralarda İslamiyet’ in, kendi göçebe yapılarına uymayan özelliklerini kolayca kabul etmediler. Bilhassa kadın-erkek ayrılığı, şarap yasağı gibi normlar kendilerince kolay benimsenmedi. Orta Asya’dan şamanlıkla karışık gelen inançlara en yakını “sufilik”ti. İslamiyet ile geleneksel Türk yapısı arasındaki bu uyumsuzluk, Türkler şehirlere yerleştikten sonra kurumlaşmış bir şekil aldı. Bir taraftan şehirdeki seçkinler İslami olduğu gibi kabul ederken, şehir medeniyetinin dışında kalanTürkmen aşiretleri ve bir dereceye kadar seçkinlerden olmayanlar İslam’ın heteredoks ve sufi şeklini tercih ettiler. Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş devirleri, İslam’ın heterodoks şeklini kabul edenlerle Sünni İslam’ı her tarafta hükümran kılmak isteyenler arasındaki çekişmelerin tarihidir bir bakıma. Daha önce İslam aleminde olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu’nda da zamanla sufilik kurumlaştı. İmparatorluğun kuruluşundan sonra geçen yıllar, İslam’ın bu iki görüntüsünün, Sünni İslamiyet’in ve kurumlaşmış sufiliğin bir mütareke yaptıkları devirdir. Böylece Osmanlı İmparatorluğu’nda her iki kurum, birbiri ile girift olarak, toplum üzerinde etkili olmuştur. Bir taraftan resmi dini yayanlar İslam’ın Sünni görüntüsünü daha ince bir şekle getirirken, diğer taraftan toplumun muhtelif katlarındaki kuruluşların tarikatlarla ilişkileri resmi bir şekil almıştır. Yeniçeriler, esnaf kuruluşları, belirli tarikatlara bağlıdır. Diğer taraftan tarikatlar resmi kuruluşlarla bir bağlantı sağladıkları oranda bir sosyal seyyaliyet kanalı fonksiyonu görmüşlerdir. ”5

“ İmparatorluğun kuruluşundan sonra geçen yıllar, İslam’ın bu iki görüntüsünün, Sünni İslamiyet’in ve kurumlaşmış sufiliğin bir mütareke yaptıkları devirdir.

Mardin bu iki farklı anlayışın tarihte etkileri olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre Devlet ile fertler arasındaki köprü vazifesini Osmanlı toplumunda tarikatlar sağlamaktadır. Zira bizde ikincil yapılar mevcut değildir. Hak meşru olarak devletindir.Batı’da ise haklar burjuvanın senyöre karşı yaptığı mücadele sayesinde ortaya çıkmıştır. Devlet ile birey arasındaki yapıyı, Avrupa’da, burjuva sınıfı oluşturmaktaydı. Bizde ise ikincil yapı işlevini kurumsallaşmış sufilik toplulukları olan tarikatlar sağlamıştır.6 Kısaca ortodoks bir din anlayışına sahip olan devlet ile avam halk arasında, Heterodoks anlayıştaki tarikat yapıları aracı olmuştur.

“İkincil” yapıların farklılaşma yoksunluğu ve Osmanlı toplumunun genel yayılmışlığı açısından
baktığımızda, Osmanlı tarihinin bazı alanları aydınlanmaktadır. Bir kere devlet, var olan toplumsal zümrelerin farklılaşıp toplumsal özerklik elde etmelerini önlemekle, bu yapıları ayakta durmak için kendine bağımlı kıldı. Bunun bir örneği mültezimlerdir. Devlet mültezimleri sıkıladığı zaman bunların harcamaları kısılıyordu. Başkentteki esnaf derhal etkileniyor ve alışveriş azalıyordu. İktisadi hayatın zindeliğinin hakim zümrenin cömertliği ve harcamalarına bağlı oluşu, yeni bir buluş değildi. Ortadoğu geleneğinde bu nazariye, 11. Yüzyılda Kutadgu Bilig’de öne sürülmüş bulunuyordu. Batı Avrupa’da toplumsal yapı, ihtilalleri oluşturan ortamdı: Jacqueriesler için köylüler, Fransız ihtilalinde burjuvazi, bu görevi yerine getirmişti. İhtilaller başarılı olursa, bu zümrelerin yapısı, başarının geçici olmamasını sağlıyordu. Daha ilkel yapılı oldukları için köylüler, başarılarını burjuvazi kadar iyi kurumlaştıramıyorlardı. Genellikle yeniçerilerle Başkent esnafından oluşan, ya da aşağı sınıfla ittifak halindeki eşrafın mahalli bir patlaması olan Türk ihtilalleri, zaferlerin pekiştirilmesine meydan veren örgütsel özerkliğe sahip değillerdi. Bunun içindir ki, modernleştirici bürokrasi, uzun surede başarılı oldu. Bu yüzdendir ki, başarılı asi ayanlar ya da yeniçeriler, sonunda, arkadan gelen yönetimler tarafından, genel bir umursamazlık ortamı içinde ezilebildiler. İmparatorlukta egemen olan katı statü düzeni, insanı, siyasal bakımdan hükmedenlerle hükmedilenler arasındaki farkın kesin olarak görüldüğü bölümlenmiş (dichotomous) bir kültür yapısına hazırlamaktadır. Gerçekten de, Osmanlı toplumunun esasından yabancı iki kültürden oluştuğu hayli iyi bilinen bir özelliğidir. Bunlardan ilkine Saray kültürü, diğerine de taşra kültürü denebilir. 7

Yukarıda alıntı yapılan kısımdan hareketle denilebilir ki; yeniçeri-esnaf-eşraf topluluğu heterodoks İslam’ın etkisi altındaki kitlelerken, yaptıkları ya da yapmaya çalıştıkları ihtilaller devletin Ortodoks din yorumuna karşı bir tepki niteliğindeydi. Devletin din yorumunun tek tipçiliği Osmanlı’da açıkça gözlemlenebilir özelliği haizdir. Sünni-İslam doktrini bu yönde devletin adeta yol rehberi haline gelmiştir. Elbette bazı topluluklar da aynı doktrinin etkisinde olmasına rağmen devletle ters düşebilmişlerdir. Fakat bunu somut siyasi-sosyal şartlar ışığında değerlendirmek daha objektif olacaktır.Şerif Mardin’in ileri sürdüğü düalizmin yakın tarihe yansımasına gelecek olursak manzara pek de değişmemektedir. Süregelen heterodoks İslam ile modern reformların öncüsü devlet adamları arasındaki gerilim bu dönemde de devam etmiştir. Mardin söz konusu durumu şöyle açıklar: “Cumhuriyet Türkiye’sinde din meselesini, bir taraftan modernleşmenin şiddetli isteği, diğer taraftan Osmanlı İmparatorluğumdan tevarüs edilen bu meselelerin çerçevesi içine sokmak gerekir. Halk kültürü ile seçkinler kültürü arasında bir uçurum olması, seçkinlerin, dine önem veren kimseler olsalar bile, “halk İslam’ının kuraldışı saymalarıyla sonuçlanmıştır. Diğer taraftan, Cumhuriyetin seçkinleri İslam’ın yüzeyde görülmesi mümkün olmayan önemli fonksiyonlar gördüğünü idrak etmemişlerdir. Bunun sonucu “kültürel optimizm” olmuştur. Cumhuriyet; seçkinleri İslam’ın kişisel fonksiyonlarım kolayca başka bir yapıya devredebileceklerini sanmışlardır. Meselenin bu kadar kolay olmadığının incelenmesini önce “volk İslam” açısından ele almak istiyorum. Türkiye’de dini modernleştirme eğilimleri, İttihatçılardan başlayarak Türkiye’de bir tek din olduğu noktasından hareket etmiştir. Dini ciddiye alan veya almayan kimseler, halk inançlarının kendi içinde anlamlı bir tür olduğunu kabul etmemişlerdir. Bunun için yalnız “hurafe”den bahsetmişlerdir. Reformcuların çabaları bu hurafeleri sökmek olmuştur. Resmi, kültürün yanında gizlice yaşayan, anlamlı bir halk kültür olduğunu keşfedenlerin, bunun yanında bir “halk dini” olduğunu görememiş olmalarını ancak Ortodoks İslam’ın uzun vadede bir etkisi olarak değerlendirmek mümkündür. Zira reformcular, halk dinini kural dışı saymakla Şeyhulislamların pek de beğenmiş olacakları bir tutum almışlardır. Ziya Gökalp, Mehmet Akif ve Şemsettin Günaltay bu bakımdan aynı temellerden hareket etmişlerdir. Reformları Sünni İslam’ın Ortodoks şekline yeni ve “medeni” bir şekil vermek üzerinde durmuştur. Bu tutumlar, uzun vadede, bir halk dini olduğunu bilen ve onu ciddiye alan Şıhlara, hocalara ve batıl itikat ticareti yapanlara yaramıştır. Onlar hurafeyi ciddiye aldıkları için köylü ile alt tabakadan gelen adamla aynı dili konuşabiliyorlardı. Buna karşılık köyde, 1950 yılına kadar Ziya Gökalp’in Türkçe ezan hakkındaki fikirlerinin paylaşılamadığını biliyoruz. Türkiye Cumhuriyetinde Diyanet İşleri Başkanlığının aynı politikayı güttüğü görülür. Dine yaklaşımlarında seçkin tabakanın radikalleriyle onlara karşı çıkan dinciler arasında bu konuda çok belirgin bir fikir birliği olmuştur.”8

Şerif Mardin’in alıntılarına genel bir bakış attığımızda, İslam dininin yorum farklarının iki farklı kültüre ve söz konusu bu ayrımın, iki kültür arasında gerilimlere yol açtığı sonucuna varılabilir. Bizim bu görüşe ekleyeceğimiz ise Popülist Anayasal Tezin bu yorum farklılığına dayandırılabilirliğidir. Zira bu ayrımın belirsizleşmesi, söz konusu tezin günümüzde geçerliliğini yitirmesine yol açmıştır. Bu durum ilerleyen kısımlarda daha ayrıntılı olarak incelenecektir.

BB-Popülizmin Teorileştirilmesi

Bu konuda yazı kaleme alan birçok yazar, düşünür, siyasetçi olmasına karşın biz sadece birkaçına değinebileceğiz. Bunlardan ilki popülist tezleri siyasal alana taşıyan başlıca kişilerden iktisat profesörü İdris Küçükömerdir. İktisat profesörü İdris Küçükömer popülist tezleri siyasal alana taşıyan başlıca kişidir.9 Küçükömer’e göre, son yüz yıllık tarihimize damgasını vuran olay, Batıcı-laik akım ile Doğucu-İslamcı akım arasındaki çatışmadır. Batıcı-laik akım, bu sonuncusunun “sözde” bir antitezidir. Bu akım, gerçek bir tezin ortaya çıkmasını önlediği gibi, Batı’nın çıkarlarının da aracısı olmuştur. Bu akımın temsilcileri, Batı kurumlarını aktarma yoluna gitmişler, bu arada lâikliği de bir kurtuluş ilkesi sanmışlar dır. “Tarihî oluşum içinde sınıfsal yapısı açıkça görülemeyen bir devlette, batıcı-laik grup, ortaya çıkan anarşik ortamda, iktidara konabilen bürokratlardı”. Tanzimatçılar, Yeni ,Osmanlılar, Genç Türkler, CHP vs. bu çizgiyi temsil ettiler. Bunlar ekonomik gelişmeyi ve üretici güçlerin gelişimini de kösteklemişler ve bütün bu rollerini «batı kapitalizminin bu rolü destekleyici koşulları altında oynamışlardır.”Böylece Küçükömer’in tezinde “Batıcı-laik” akım, emperyalizmin işbirlikçisi olan taraftır. Ve bu hareket karşısında büyük halk yığınlarının kendilerini savunma cephesi giderek kurulmuştur. Bu “Doğucu-İslamcı” cephe öbürüne göre daha “tutarlı” ve daha “saygıdeğerdir”. Küçükömer, ülkemizdeki siyasal cepheleşmeleri de yukarıdaki bakış açısına göre ayıracak ve değerlendirecektir. Buna göre, «yeniçeriesnaf, ulema birliğinden gelen Doğucu-İslamcı halk cephesine dayanan” Jön Türklerin Prens Sabahattin kanadı, Hürriyet ve İtilaf, TBMM’deki İkinci Grup, Terakkiperver Fırka, Serbest Fırka, Demokrat Parti ve Adalet Partisi sol kanatta yer alacaklardır. Sağ kanadı ise “Batıcı-laik bürokrat geleneği temsil eden” Jön Türklerin İttihat ve Terakki kesimi, Birinci BMM’deki Birinci Grup, Cumhuriyet Halk Fırkası (sonra Partisi), 1960’ta ortaya çıkan Milli Birlik Komitesi ve ortanın solundaki CHP oluşturacaktır.10

Burada alıntılayacağımız bir diğer görüş ise eski siyasetçi-yazar İsmail Cem’in görüşleri olacaktır. Yazar İsmail Cem’in görüşlerinde de “egemen tabakalardan olan bürokrasi” ile onun bu üstünlüğüne karşı verilen mücadele baş yeri tutar. Yazara göre, 1800’lerin “hâkim zümreleri”nden olan “yüksek devlet memurları” ya da bürokrasi, kendi ekonomik gücünü emniyete almak için Batılılaşmaya sarılmıştır. Tanzimat dönemi temel hukuk hareketleri “öncelikle bürokrasinin eseridir”. “Bürokrasi”, gerek imparatorluk gerekse cumhuriyet döneminde, burjuvazi ile birlikte “Türkiye’ye iktidar” olmuştur. Milli mücadele hareketi “öncelikle asker bürokratlar ve eşrafın öncülüğünde” gerçekleştikten sonra, “bürokratlar öncelikle hâkim zümre” durumuna yükselmişler ve “üstyapı devrimleri”ni gerçekleştirmişlerdir. 1923- 1950 dönemine «damgasını vuran zümre bürokratlar olmuş», «bürokrat nitelikte bir iktidar” ve “bürokrasinin vesayeti”ne dayalı bir rejim oluşmuştur. 1950’den sonra “iktidar sacayağına, bürokratın yerine yabancı hâmiler” girecektir. 27 Mayıs’ta yeniden, “asker-sivil bürokratlar” bir süre için aktif rol oynamışlardır. Bunu izleyen dönemde ise CHP uzun süre “bürokratı temsil eden” özelliklerini korur.Böylece, İsmail Cem için de, “bürokrasi” dediği şey, bütün kötülüklerden sorumlu bir “günah keçisi”dir.11

Saydıklarımız gibi görüşlerini ileri sürerek popülist anayasal tezin varlığına değinen yazarlar olduğu gibi; varlığı iddia edilen tezin etkilediği çeşitli siyasi hareketler ve sosyal alanlar da olmuştur. Şimdi biraz da bunlara değinip esas konumuza giriş yapacağız. Bir görüşe göre sosyal-demokrat hareket popülist anayasal tezden etkilenmiştir. Bunlara örnek olarak Ecevit önderliğindeki “ortanın solu” politikasıyla açığa çıkan “bürokrasi-halk” çelişkisi söylemi verilebilir. Ortanın solu hareketinin bir diğer iddiası ise redd-i miras niteliği taşımaktadır.12 Zira eski CHP’nin izlediği politikalar üstyapı devrimciliğidir ve bu durum, en çok söz konusu bürokrat kadrolara yaramıştır. Üçüncü bir düşünce ise çok partili hayata geçişi, bürokratların halkla iç içe olma gereği duyacağı bir dönem olarak lanse edilmesidir. Böylelikle halk ve bürokrat çelişkisi ortadan kalkacak; uçurum sona erecektir.

Popülizmin Gelenekçi-İslamcı tezlere etkisine geldiğimizde ise görmekteyiz ki; yine halk-bürokrasi çekişmesi önemli bir yer tutmaktadır. Zira bürokrasi hakim sınıftır ve yaptığı devrimlerle halkı sürekli ezmiştir. İslamcı bir yazar olan H. Mehmet Doğan’a göre ise bütün siyasal ve anayasal gelişmelerimiz, komprador bürokrasinin zorla dayattığı ve halkı sömürgeleştiren değişikliklerdir.

Popülizmin siyasal bilimimize etkisini konuşmak için ise iki önemli yazardan alıntılar yapacağız. Bunlardan ilki Kemal Karpat’tır. Karpat’a göre “Çok partili siyasal hayat”a geçiş bir dönüm noktasıdır. Bu dönemecin dönülmesiyledir ki, Türkiye’de o ana kadar iğreti kalmış olan siyasal yapı ve değerler, gerçek yönlerini bulmaya başlamışlardır. Karpat’a göre, 150 yıllık kültürümüz toplum gerçekleriyle ilgisi olmayan bir “güzideler kültürü”dür. Bunun üzerine kurulu olan “siyasal yapımız da 100 yıllık bir savunma modernleşmesinin ürünü olarak ortaya çıkan ve halk kitlelerine dayanmayan bir yapıdır. Artık “çok partili hayat”a geçişle birlikte hem bu “güzideler kültürü”nün ürettiği değerlerin, hem de bunun ürünü olan siyasal yapının yeniden “gözden geçirilmesi” zorunlu bir hal almıştır. Bu bakımdan, “çok partili sisteme geçiş kararı bu büyük oluşumun ilk adımıdır”. 13

İkincisi ise ünlü hukukçu Mümtaz Soysaldır. Ona göre de “ 1950’lere kadar olan aşağı yukarı 100 yıllık tarihimiz “bürokrasi önderliği»ne sahne olmuştur. Ancak 1950’deki iktidar değişikliğiyledir ki “bürokratik nitelikteki kadro öncülük tekelini bırakmakta, kendi dışındaki güçlerin politik iktidara katılma isteğine boyun eğmektedir.” Bu güçler de derebeylik kalıntılarından, eşraftan ve yeni burjuvaziden kurulu bir “üçlü iktidar”dır. 27 Mayıs ve Anayasası da bu yeni iktidar ortaklarına ve özellikle “burjuvazi”ye karşı “bürokratik entelijansiyanın” bir tepkisini yansıtır.” Yine Soysal bir başka yerde popülizm tezinden etkilenişini şöyle kanıtlar; zira ona göre, II. Meşrutiyet, Kemalist dönem ve 27 Mayıs gibi, demokratik ve ulusal hareketlerin getirdiği olumlu ürünler, halkın özlemlerinin dışında, “bürokratik entelejansiya” denilenlerin ya da bunların “savunucularının zümresel ve bencil, halka da ters düştüğü varsayılan «idealleridir”14

2)Tezin değerlendirilmesi ve akıbeti

Tezle ilgili olarak yukarıda atıf yaptığımız görüşlere değindikten sonra tezin tutarlılığı, bugünü ve yarını adına fikir yürüteceğiz. Öncelikle tezle ilgili ortaya atılan görüşlerin bir bütünlük teşkil etmediği ortadadır. Buna örnek olarak ulemanın Bayar ve Küçükömer’de konumlandırılışı verilebilir. Zira Bayar; ulemayı (medrese) yüksek kültür grubunun unsurları arasında sayarken Küçükömer’e göre ulema, Bayar’ın kastettiği grubun tam karşısında halk ile beraber konumlandırılmıştır. Bu tezin geliştirilmeye açık olan yönlerinden bir tanesidir. Söz konusu tutarsızlıkların, derin okumalar ve objektif bir bakış açısıyla aşılacağı kanaatindeyiz. İleri sürülen fikirlerin sahipleri, Popülist Anayasal Tezin temel konusunu teşkil eden gerilimi kötü bir hal olarak tasvir etmişlerdir. Bu noktada söz konusu kimselerin içinden geçtikleri şartlar gereği objektif olmalarını beklemek mümkün görülmemektedir. Böyle bir gerilimin olduğu tümden reddedilemeyeceği gibi bu gerilimin sadece kötülük getirdiği de söylenemez. Tam aksine anayasal gelişmelerin bu gerilim sayesinde vücut bulduğu fikri oldukça yerindedir.

Tezin bugün geçerliliği haiz olup olmadığı konusuna gelince ise bu, kanımızca üzerine yazılar yazılabilecek bir konudur. Fakat burada, yukarıda alıntıladığımız görüşlerden hareketle tezin bugünü hakkında yorumda bulunacağız. İlk değerlendireceğimiz görüş, Celal Bayar’ın ileri sürdüğü tez olacaktır. Bugün için Osmanlı’da olduğu gibi ordu-ilmiye sınıfı arası bir ittifak mümkün değildir. Zira siyasal iktidar, gücünü yükseköğretimde de tahakküm etmiş vaziyettedir. Rektörlerin atanması ile ilgili problemler bu konu seçeneğin ihtimal dışı kaldığına işarettir. Bayar, Rousseaucu halk egemenliğine dayanarak halkın meclis ile iradesinin açığa çıkacağını öne sürer. Günümüzdeki muktedirlerin görüşü de Bayar’ınkinden farklı değildir. Fakat unutulmamalıdır ki, bu şekilde bir “milli irade” anlayışı tarihte birçok suiistimale yol açmış; çoğunluk tahakkümü faşist rejimlerin kurulmasına öncülük etmiştir. Bir diğer eleştirilecek görüş ise Küçükömer’in görüşüdür. Zira ona göre iktidar kanadı, batıcı-laik bir kesimden ibarettir. Halk ise doğulu ve İslamcı reflekslere sahipti. Bugünkü durumdan hareketle diyebiliriz ki, bahsedilen görüşe göre halk ile iktidar kanadı arasında bir fark kalmamıştır. Zira iktidarda doğucu ve İslamcı bir hareket bulunmaktadır. Söz konusu hareket günümüzde gücünün doruklarındadır ve tezin geçerliliği büyük bir engelle karşılaşmıştır. Değerlendireceğimiz üçüncü görüş ise İsmail Cem’in görüşüdür. Bürokrasinin hala da Batıcılık düşüncesine sahip hakim sınıflarca idare edildiği bugün için geçerliğini tamamen yitirmiş görünmektedir. Son olarak artık bürokratik-Batı yanlısı entelejansiyanın halka karşı jakobenci tutumunun günümüz adına mümkün olmadığı apaçık bir gerçektir.

“ Bugün için Osmanlı’da olduğu gibi ordu-ilmiye sınıfı arası bir ittifak mümkün
değildir. Zira siyasal iktidar, gücünü yükseköğretimde de tahakküm etmiş vaziyettedir. ”

Karpat ve Soysal’ın görüşlerinin ise eleştiriye açık olduğu ortadadır. Zira Karpat’a göre savunma modernleşmesi ve güzideler kültürü gibi kavramlar tekrar gözden geçirilip incelenmelidir. Öncelikle bu kavramların içeriğinin ifade edilmesi yerinde olacaktır. Anlaşıldığı kadarıyla savunma modernleşmesinden kasıt, Osmanlı’nın son dönemlerinden yeni devletin ilk kurulduğu zamana kadar olan süreçte askeri (ve dolaylı yoldan diğerlerinde) alanda yapılan yeniliklerdir. Güzideler kültürünün ise yine yüzümüzü döndüğümüz Batı’nın ve Cumhuriyet’in kurucu felsefesinin temel unsurları olduğu çıkarımı yapılabilir. Fakat bu noktada düşünülmesi gereken şudur: Temelden hareketle diyebiliriz ki; Karpat’ın eleştirdiği iki kavram da anayasal gelişme tarihimizde oldukça önemli yere sahiptir. Güzideler kültürü ve savunma modernleşmesi sayesinde Osmanlı’nın ve Cumhuriyet’in belli bir ivme kazandığı göz ardı edilemez. Cumhuriyet’i kuran kadrolar unutulmamalıdır ki, “savunma modernleşmesinin” meyveleridir. “Güzideler kültürü” sayesinde ise belli bir demokratik geleneğin bu topraklarda oturtulduğu söylenebilir. Soysal’ın görüşüne gelince ise II.Meşrutiyet, Kemalist Devrim ve 27 Mayıs’ın halkın özlem ve ideallerinden uzak olduğu görüşüne katılmadığımızı belirtmek istiyoruz. Zira iç dinamikleri farklı olan bu üç olayı da, meydana geldikleri zamanın şartları gereğince ayrı ayrı incelemek gerektiği kanaatindeyiz.

“ Tarikat ve cemaat yapıları son yirmi yılda oldukça güçlenmiş ve finansal, sosyal, siyasi ve kültürel açıdan güç odakları haline gelmiştir. Hatta o kadar güç odakları haline gelinmiştir ki, Türkiye gündemi son yıllarda bu heteredoks yapıların iktidar mücadelesinden ibarettir. ”

Burada son olarak ise Şerif Mardin’in alıntıladığımız görüşlerine değineceğiz. Dinin devlet ve halkça farklı yorumlanması sonucu ortaya çıktığı ileri sürülen Ortodoks ve Heterodoks İslam anlayışları, popülist anayasal tezin tarihsel kökenlerinden biri olabilir. Zira Ortodoks anlayış, söz konusu “yüksek kültürce” benimsenerek taşraya dayatılmış ve halk yer yer Ortodoksi dışındaki görüşlere (tarikatlar, cemaatler, çeşitli batıl inanışlar vs.) sığınarak nefes almaya çalışmıştır. Burada imparatorluk ya da cumhuriyet dönemleri için bir ayrım yapmak yersizdir. Devletin din anlayışı ile halkın din anlayışının yakın bir tarihe kadar farklı olduğu su götürmez bir gerçektir. Tam da bu noktada değinilmesi gereken, Türkiye’nin sosyal yapısındaki meydana gelen değişmelerdir. Zira yarım asırdan fazladır heteredoks anlayışların giderek güçlendiği apaçık ortadadır. Tarikat ve cemaat yapıları son yirmi yılda oldukça güçlenmiş ve finansal, sosyal, siyasi ve kültürel açıdan güç odakları haline gelmiştir. Hatta o kadar güç odakları haline gelinmiştir ki, Türkiye gündemi son yıllarda bu heteredoks yapıların iktidar mücadelesinden ibarettir. Bürokrasi, yargı ve güvenlik bürokrasisi söz konusu yapılarca; iktidar desteğiyle, iktidar lehine kullanılmıştır. İktidardaki siyasi hareketin de sayılan heteredoks yapıların uzantısı olduğu sonucuna ulaşmak zor değildir. Dolayısıyla günümüzde heteredoksi, ortodoksi olarak ete ve kemiğe bürünmüş; aradaki fark giderek silikleşmiştir. Elbette bu durumun ortaya koyduğu zararlar vardır ve bunu en iyi tarih gösterecektir. Zira bu düalist yapının (hem ortodoksi-heteredoksi hem de yüksektaşra kültürü) oluşturduğu gerilim, ülkenin anayasal tekamülü için itici bir güç olmuştur. Bugün bu gerilimden yoksun kalmamızın söz konusu olduğu bir gerçektir ancak tarihin seyrini izlemek, daha iyi fikir yürütebilmek adına bize imkan sağlayacaktır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, bugün anayasal gelişmelerimiz yukarıdan beri bahsettiğimiz iki kesimin çatışmasından doğmamaktadır. Zira teze göre yönetilen ve dayatılan kesim olan ve doğucu-İslamcı-gelenekçi niteliklerini haiz olan grup, artık fikir ve fiilleriyle iktidarda muktedir konumundadır. Hatta denilebilir ki, günümüz evrensel hukuk değerleri açısından muktedirden de ötedir. Dolayısıyla tezin, geçerliliğini içinde bulunulan an itibarıyla askıya aldığı hatta belki kaldırdığını söylemek yanlış olmayacaktır. Bunu da yukarıda saydığımız gerekçeler ışığında kanıtladığımızı düşünüyoruz.

Burada akıllara şu soruyu sormak gelebilir: “Tez çökmeyip sadece tezdeki taraflar yer değiştirmiş olabilir mi?” bunu ise ancak ve ancak zaman gösterebilir durumdadır. Popülist Anayasal Tezin kötü bir şekilde tasvir edildiğine dair fikrimizi yukarıda belirtmiştik. Anayasal gelişme adına bu gerilimin iyi bir itici güç olabileceği akıllardan çıkarılmamalıdır. İlgili tezin bürokrat kesim tanımına giren Falih Rıfkı Atay’a göre “bizim gibi doğu toplumlarında halktan sadece karşı-ihtilaller yani irtica gelir. Dolayısıyla medeniyet düşmanlığı milli irade görünümü alabilecektir” Atay haklı mıdır değil midir, bu soruyu da ancak zaman ve tarihe bırakabiliriz. Fakat denilebilir ki, gidişat bu yöndedir. Nihayet yazımızı ortaya bir soru koyarak sonlandıracağız : “ İlerleyen süreçte ve günümüz açısından Anayasal gelişmeler, yine tezde belirtildiği gibi mi şekillenecektir yoksa şu anda bir kırılma noktasını aşmış mı bulunmaktayız?”

  1. Tanör, Bülent (2010), Anayasal Gelişme Tezleri, Yapı Kredi Yayınları, 2. baskı, İstanbul, s. 12.
  2. Adı geçen eser, s. 107.
  3. Adı geçen eser, s. 108.
  4. Adı geçen eser, s.109.
  5. Mardin, Şerif (1992), Din ve İdeoloji, İletişim Yayınları, 5.baskı, İstanbul, s. 92.
  6. Adı geçen eser, s. 74.
  7. Adı geçen eser, s. 123-124.
  8. Adı geçen eser, s. 145.
  9. Tanör, Bülent (2010), Anayasal Gelişme Tezleri, Yapı Kredi Yayınları, 2. baskı, İstanbul s.116.
  10. Adı geçen eser, s. 116.
  11. Adı geçen eser, s. 125.
  12. Adı geçen eser, s. 132.
  13. Adı geçen eser, s. 136.
  14. Adı geçen eser, s. 139.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir