Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Türkiye

Uluslararası Ceza Mahkemesi Lahey’de Roma Statüsü’yle kurulmuş, 1 Temmuz 2002’den bu yana sürekli olarak faaliyet gösteren uluslararası bir ceza mahkemesidir. Mahkeme’nin yargılama yetkisi gerçek kişilerin işlediği soykırım, savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve saldırı suçlarını kapsamaktadır. Nisan 2018 itibariyle 123 devlet Roma Statüsü’ne taraf bulunmaktadır. Mahkeme, aradan geçen 16 yılda kendinden önceki uluslararası ceza mahkemelerinin içtihatlarını çok hızlı ve sağlıklı bir şekilde geliştirmiştir. Türkiye, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin oluşturulmasına yönelik çalışmalarda aktif olarak bulunmuş olmasına rağmen Statü’ye henüz taraf değildir.

A. Mahkeme’nin kurulmasında Türkiye’nin etkin rolü

Osmanlı Devleti’nde III. Selim’den itibaren göze çarpan Avrupa medeniyetine olan merak ve Avrupa’daki gelişmelerin takip edilmesi eğilimi, günümüzde kendini Avrupa Birliği’ne üye olma süreciyle göstermektedir. Bilindiği üzere 20. yüzyılın son çeyreğinden günümüze, Türkiye’nin dış politikadaki başlıca gündemi AB’ye üyeliktir.1 Mevcut 27 AB üyesi ülke ve resmi 3 aday ülke arasında, Statü’yü imzalamayan tek ülke Türkiye’dir. Mahkemenin gelişimi dikkatlice incelendiğinde, AB’nin başından beri Mahkeme’nin en büyük destekçisi olduğu görülebilir ve gelecek AB üyelerinin de buna uygun davranması zımni olarak beklenmektedir.2 Dolayısıyla Türkiye’nin gelecekteki AB tam üyeliği ile ilgili olarak, henüz resmi bir kriter olarak adlandırılmasa da, Roma Statüsüne taraf olunması, örtülü bir kriter biçiminde gündeme gelmektedir.3

Türkiye’nin Mahkeme’nin kurulması sürecindeki etkin rolünün arkasında yatan diğer önemli faktörse uluslararası imaj açısından kendine olan güvenini göstermek istemesidir. Hiçbir devlet kendi vatandaşının uluslararası bir mahkemede yargılanmasını istemez ancak Mahkeme’nin yetkisini tanıyarak bir devlet şu 2 önemli mesajı uluslararası kamuoyuna verir: Birincisi, “Benim devletimde vatandaşlarımın insanlık dışı eylemlere maruz kalmama garantisi vardır.” İkinci mesaj ise “Bir vatandaşım böyle bir eyleme maruz kalsa dahi devletim gerektiği gibi bunu kovuştaracak ve tamamlayıcı nitelikte yargı yetkisi olan Uluslararası Ceza Mahkemesi’ne bir ihtiyaç doğmayacaktır.” Sonuç olarak Türkiye, insan haklarına saygılı bir devlet olduğunu dünyaya haykıracak ve kendine olan güvenini göstermiş olacaktır.4

B. Roma Statüsü’ne Uyum Çalışmaları Çerçevesinde Yapılan Değişiklikler

Anayasa’da yapılan değişiklikler

Bu bağlamda yapılan en dikkat çekici değişiklik kuşkusuz Anayasa’nın 38. maddesinin son fıkrası “Vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye geri verilemez” hükmüne 2004 yılında getirilen “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere vatandaş, suç sebebiyle yabancı bir ülkeye geri verilemez.” şeklindeki ifadedir. Mahkeme’nin işlevini yerine getirmesi için yetki alanına dahil olan bir gerçek kişinin Mahkeme’ye iadesi zorunludur ve Türk Anayasa koyucu bu hükmü Anayasa’ya taşımakla Statü’ye taraf olma yönündeki eğilimini net bir şekilde göstermiştir. Ancak bu değişikliğin, BM Güvenlik Konseyi’nin BM Şartı’nın VII. Bölümü çerçevesinde alacağı bağlayıcı bir kararla, Türkiye’nin Statü’ye taraf olmamasına rağmen vatandaşı iade etmekle yükümlü olabileceği durumların Anayasa’ya aykırılık oluşturmaması sebebiyle de yapıldığı söylenebilir.

Hükmün yeni halinin lafzına yöneltilebilecek eleştirilere gelirsek; hükümde divana taraf olmaktan bahsedilmişse de uluslararası hukukta divana taraf olunmaz, divanı kuran Statü’ye taraf olunabilir ya da divanın yargı yetkisi tanınabilir. Diğer sorunsa “…yabancı bir ülkeye geri verilemez” lafzındaki “ülke” kelimesinin “devlet” anlamında kullanılmasıdır. “ülke” terimi ingilizcede “territory” fransızcada “territoire” olarak ifade edilen devletin unsurlarından biridir. Bu kelime, “toprak” kelimesinin karşılığı sanılmasına rağmen aynı anlamda değildir. Devletin kara ülkesinin yanında deniz ve hava ülkeleri de vardır ve bu Anayasa’mızın 3. maddesinin ilk fıkrasında “Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.” ifadesiyle “devlet” kavramından farklı bir kavram olarak, “territoire” anlamında kullanılmıştır. Böylece, Anayasamızın ülke terimini farklı anlamlarda kullanarak çelişkiye düştüğü sonucuna varılacaktır.

“Türkiye’nin gelecekteki AB tam üyeliği ile ilgili olarak, henüz resmi bir kriter olarak adlandırılmasa da, Roma Statüsüne taraf olunması, örtülü bir kriter biçiminde gündeme gelmektedir.”

Türk Ceza Kanunu’nda Yapılan Değişiklikler

1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 29.09.2004 kabul tarihli 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda, Roma Statüsü’ne uyum kaspamında, 76 ve 77. maddelerde soykırım ve insanlığa karşı suçlar; 79 ve 80. Maddelerde ise göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti suç olarak düzenlendi. Roma Statüsü’nde düzenlenen diğer iki suç türü olan savaş suçları ile saldırı suçları ise bu yeni kanunda düzenlenmemiştir.

Soykırım ve insanlığa karşı suçlar, dünyanın barış ve güvenliğini tehdit etmesi, uluslararası toplumun tamamını ilgilendiren en ağır suçlar olması ve bu suçların içerdiği haksızlıkların diğer suçlardan daha yoğun olması nedeniyle ceza kanununda özel hükümlerin ilk başına konması, bu suçlara karşı kanun koyucunun tavrını göstermesi açısından isabetli olmuştur. Ancak göçmen kaçakçılığı ve insan ticareti suçları için aynı şeyi söylemek mümkün değildir.5

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun “Geri verme” başlıklı 18. maddesinin 2. Fıkrasında, daha önce değindiğimiz, Anayasa’ya koyulan hüküm aynen düzenlendi: “Uluslararası Ceza Divanına taraf olmanın gerektirdiği yükümlülükler hariç olmak üzere, vatandaş suç sebebiyle yabancı bir ülkeye verilemez.”

C. Türkiye neden Roma Statüsü’ne taraf olmuyor?

  1. İç hukukta gerekli düzenlemelerin yapılmamış olması

8 Ekim 2004 tarihinde, dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan, Avrupa Parlamenterler Meclisinde yaptığı konuşmada iç hukukta gerekli düzenlemelerin yapılması sonrasında Türkiye’nin Roma Statüsü’nü onaylayacağını bildirmiştir.6 Anayasa’da ve 5237 sayılı TCK’da yapılacak değişiklikleri haber veren bu açıklama Türkiye’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin yargı yetkisini ilk kez tanıdığı 1980’li yılların sonunda yaşananları akla getirmektedir. Bu dönemde iç hukukta gerekli düzenlemeler yapılmadan yargı yetkisinin tanınması sonucu Türkiye aleyhine verilen bir dizi mahkumiyet kararı ve ödenen milyonlarca lira tazminat söz konusuydu. Türkiye’nin bugün UCM’nin yetkisini tanımak konusunda elini ağırdan alması aynı şekilde büyük zararlar görmek istenmemesine bağlanabilir.7

  1. Terör suçlarının Mahkeme’nin yargı yetkisi dışında bırakılması

Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin Kuruluşu Hakkında Birleşmiş Milletler Tam Yetkili Diplomatik Konferansı’nda (Roma Konferansı) terör suçlarının UCM’nin yargı yetkisi kapsamına dâhil edilmesini dile getiren devletlerden biri Türkiye olmuştur.8 Türkiye’nin de aralarında bulunduğu 3 devlet, terörizmin bir suç olarak UCM’nin yargı alanına dâhil edilmesini içeren ve aynı zamanda statü taslağında yer alan “terör suçları” tanımını revize eden resmî bir teklifte bulunmuştur.9 Lakin bu suçların genel kabul gören bir tanımı üzerinde uzlaşılamaması sebebiyle Roma Statüsü’nde düzenlenmemiştir.

Terör, Türkiye’nin 30 yıldan uzun bir süredir mücadele ettiği önemli bir sorundur. Türkiye’ye göre uluslararası bir klişe olarak bilinen “Birisinin teröristi, öbürünün özgürlük savaşçısı” deyimindeki paradokstan kurtulmanın yegane yolu terör suçlarının belirgin bir tanımla yazılı hukuk normu haline getirilmesidir. Roma Statüsü’nün savaş suçlarını düzenleyen 8. maddesine göre; bir devletin kara ülkesi üzerinde hükümet kurumları ile organize silahlı gruplar arasındaki uzun süreli silahlı çatışmalarda işlenen savaş suçları mahkemenin yetkisine girebilmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin Statü’ye taraf olması halinde bölücü terör örgütüne karşı yürütülen mücadelede yaşanacak insan hakları ihlallerine ilişkin iddiaların bir taraftan bireysel başvuru yolu ile AİHM’ye götürülmesi mümkünken diğer yandan UCM’nin yargı yetkisi gündeme gelebilecektir.10 Roma Statüsü’ne taraf olunduğunda, bu durumdan en çok etkilenecek kurumun TSK olacağı düşünülürse, TSK’nın derin tereddütlerinin, Türkiye’nin Mahkeme’nin yargı yetkisini tanınmaması hususundaki önemli etkenlerden biri olduğu söylenebilir.11

3. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti meselesi

1974 Kıbrıs Çıkartması’ndan sonra, Türkiye’nin halen adadaki askeri varlığını devam ettirmesinin Roma Statüsü’ndeki savaş suçları ve saldırı suçlarını düzenleyen normları ihlal ediyor olabileceği gündeme gelecektir.

1974 yılında yaşanan çatışmanın ratione temporis (zaman bakımından) UCM’nin yargı yetkisi dışında kaldığı düşünülse bile, Yunan hukukçularca yazılan tezlerde12 “Türkiye’nin 1974’te adaya uluslararası hukuka aykırı olarak asker çıkartarak saldırı suçu işlemeye başladığı, halen adadaki Türk askeri varlığı devam etmekte olduğu için suçun bu zamana kadar mütemadiyen işlenmesine devam edildiği, halen de işlenmekte olduğu, bununla birlikte akıbetleri belirsiz kayıp şahıslar hakkında da ihlal hala devam ettiğinden hem savaş suçlarından hem de saldırı suçundan ötürü takibat yapılması gerektiği” iddia edilmektedir.13

“1974 Kıbrıs Çıkartması’ndan sonra, Türkiye’nin halen adadaki askeri varlığını devam ettirmesinin Roma Statüsü’ndeki savaş suçları ve saldırı suçlarını düzenleyen normları ihlal ediyor olabileceği gündeme gelecektir.”

4. Uluslararası hukuktaki klasik devlet egemenliği anlayışı

Klasik devlet egemenliği anlayışı; uluslararası hukukta sınırsız yetkileri haiz yegane öznenin devletler olduğunu, kendini sınırlandırmadığı sürece bir devletin hiçbir şekilde sınırlanamayacağını öngören, 20. yüzyıla değin tüm dünyada bütünsel olarak kabul gören ve uygulanan egemenlik anlayışıdır. 20. yüzyılda ilk defa devlet dışında başka kişilerin de uluslararası hukukta hak ve borçlara sahip olabileceği düşüncesinin gelişmesi ve devletlerin sınırsız egemenlik yetkilerini kullanarak yaptıkları andlaşmalarla uluslararası mahkemelerin yetkilerini tanıyarak gitgide kendilerini daha çok sınırlandırmaları, klasik egemenlik anlayışının giderek yıkıldığını gösterir. Klasik egemenlik anlayışına sahip devletler, kendi yetki alanlarını daraltma eğiliminde değillerdir, egemenlik yetkilerini sınırsız olarak kullanmak isterler.

“Türk siyasetinde ve bürokrasisinde, klasik devlet egemenliği anlayışı halen çok yaygındır.14 Türk bürokratların, AİHM’nin yargı yetkisinin tanınmasına ilişkin bakış açısı halen klasik devlet egemenliği düşüncesinin izlerini taşır.”

Ceza hukuku, hiç şüphesiz yüzyıllardır devletlerin münhasır egemenlik yetkilerinin en yüksek seviyede hissediliği alanlardandır. Bu alanda uluslararası bir mahkemenin yargı yetkisinin tanınmasının, klasik devlet egemenliği anlayışına ters bir durum olduğu aşikardır. Türk siyasetinde ve bürokrasisinde, klasik devlet egemenliği anlayışı halen çok yaygındır.14 Türk bürokratların, AİHM’nin yargı yetkisinin tanınmasına ilişkin bakış açısı halen klasik devlet egemenliği düşüncesinin izlerini taşır. Dolayısıyla Türkiye’yi UCM’nin yargı yetkisini tanımamaya iten sebepler arasında bu klasik anlayışın önemli bir yeri olduğu söylebilir.15

D. Statü’ye taraf olmayan Türkiye ve onun vatandaşları, yine de Mahkeme’nin yargı yetkisine dahil olabilir mi?

Uluslararası hukukun üzerine inşa edildiği en büyük temel hiç kuşkusuz egemenlik yetkisidir ve kural olarak her devlet bu yetkiyi sınırsız olarak haizdir, Lotus-Bozkurt davasında değinildiği üzere bu yetki karine yoluyla kısıtlanamaz. Kısıtlanması istisnadır ve bu da yine devletin egemenlik yetkisini bu yönde kullanmasıyla mümkündür. Statü’ye taraf olmayan Türkiye Mahkeme’nin yetkisi ancak 3 durumda dahildir16:

  1. Somut bir olay özelinde Türkiye UCM’nin yetkisini tanıyabilir, bu durumda bir Türk vatandaşı Mahkeme önünde sanık durumuna gelebilecektir.
  2. BM Güvenlik Konseyi’nin BM Şartı’nın VII. bölümü çerçevesinde alacağı kararla UCM savcılığına kovuşturulması için havale edilen bir durum varsa Türkiye’nin Statü’ye taraf olup olmadığına bakılmaksızın Mahkeme‘nin yargılama yetkisi doğacaktır. Bunun sebebi Türkiye’nin BM Şartı’nı onaylamış olması ve BM Güvenlik Konseyi’nin Şart’ın VII. Bölümü çerçevesinde alacağı kararların bağlayıcılığını kabul etmiş olmasıdır. Yani yine devlet egemenliği yetkisini kendi iradesiyle kısıtlayan yine Türkiye’nin kendisidir.
  3. Statü’ye taraf yabancı bir devletin ülkesinde bir Türk vatandaşının UCM’nin yetki alanına giren bir suçu işlediği ileri sürülür ve vatandaş yabancı devlet yetkililerince yakalanıp UCM önüne çıkarılırsa Mahkeme yetkili olacaktır.

E. Türkiye ile Mahkeme’nin yolları bugüne kadar hiç kesişti mi, kesişebilir mi?

MİT tırları meselesiyle alakalı olarak Halkın Kurtuluş Partisi (HKP) Türk hükümetinin savaş suçu, saldırı suçu ve insanlığa karşı suç işlediği gerekçesiyle soruşturma başlatılması gerektiğini ileri sürerek UCM savcılığına başvuruda bulunmuş, daha sonrasındaysa bu başvuru savcılıkça değerlendirmeye alınmıştı.17 Yine günümüzde çok güncel bir mesele olan Afrin’deki Zeytin Dalı Harekatı’nın da saldırı suçu teşkil ettiği belli çevrelerce iddia edilmektedir.18 Mevcut hukuki duruma göre Mahkeme’nin yargı yetkisinin Türkiye’yi hangi koşullarda içine aldığını bir önceki başlıkta açıklamıştık. MİT tırları ve Zeytin Dalı Harekatı hususlarında da ancak BM Güvenlik Konseyi kararıyla böyle bir soruşturmaya başlanabileceği söylenebilir.

Avrupa Parlementosu üyesi Kıbrıslı Costas Mavrides’in Kıbrıs’ın kuzeyiyle ilgili, Türkiye’nin Roma Statüsü’nün 8 (b) (viii) bendinde belirtilen “İşgalci devletin kendi sivil nüfusunun bir bölümünü işgal ettiği topraklara doğrudan veya dolaylı olarak nakletmesi veya işgal edilen topraklardaki nüfusun tamamının veya bir kısmının devlet sınırları içinde veya dışında sürülmesi veya nakli;” fiilini gerçekleştirdiği için savaş suçu işlendiğini iddia ederek UCM savcılığına başvuruda bulunmuştur.19 Kanımızca Mahkeme’nin hem ülkesel yetkisizliği hem de ratione temporis yetkisizliği sebebiyle kovuşturmanın başlamaması gerekir. Kaldı ki Mahkeme’nin yargı yetkisi yalnızca gerçek kişiler üzerindedir ve 1974’te yaşanan bu olaylardan sorumlu tutulabilecek gerçek kişilerin birçoğunun bugün hayatta olmaması sorunu ortaya çıkacaktır. Hayatta olsalar dahi devletin hangi kademelerindeki bireylerin cezai sorumluluğundan bahsedilip hangilerinin sorumsuz görülebileceği gibi sorunlar da bunu izleyecektir.

F. Türkiye yakın gelecekte Statü’ye taraf olur mu?

UCM henüz kurulma aşamasındayken, yargı yetkisi konusunda tüm devletlerin uzlaşılacağına inanılan bir yargı organıydı. Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin gibi uluslararası ilişkilerde baskın devletlerin, Statü’nün hazırlık aşamalarında etkin olmalarına ve hatta ABD ve Rusya’nın başlangıçta Statü’yü imzalamış olmalarına karşın sonrasında fikirlerini değiştirip, Statü’ye taraf olmaktan caymış olmaları20 Mahkeme’nin kalıcı olarak uluslararası adaleti sağlayacağı düşüncesine gölge düşürmüş ve Mahkeme’nin varlık sebebi giderek sorgulanmaya başlamıştır. 27 Ekim 2017’de Statü’den ilk kez bir devlet çekilmiştir.21 Tüm bunlara rağmen Mahkeme’nin 16 sene boyunca yaptıklarını da göz ardı etmemek gerekir. Uluslararası anlamda suçların cezasız kalması sorununa getirdiği çözümlerle oluşturulan içtihat, uluslararası ceza hukukunu, hukukun hem en matematiksel hem de adalet duygusunu en çok tatmin eden alanlarından biri haline getirmiştir.

Evrilen uluslararası hukuk anlayışı; devletin, hem
kendi vatandaşlarına hem de insanlığa karşı belli davranışlarda bulunmama yükümü altına daha çok girmesini ve insan haklarına daha saygılı bir devlet olma garantisi vermesini beklemektedir. İnsan haklarını üst düzeyde garanti altına almak, bir devletin kendi başına yapabileceği bir iştir lakin devletin kendi eylem ve işlemlerini de kontrol edecek bir mekanizmaya anahtarı vermesi modern bir anlayışın eseridir. Siyasi, sosyolojik ve ekonomik değişimlereden etkilenmeden bu hakları kesintisiz bir şekilde koruma garantisinin verilmesi, devletin kendinden bağımsız bir uluslararası mahkemenin yargı yetkisini tanımasıyla sağlanabilecektir. Kaldı ki günümüzde uluslararası toplumu derinden yaralayan eylemler çeşitlenmiş ve örneklerine sıkça rastlanır olmuştur. Bu eylemlerin uluslararası suç olarak kabul edilmesi ve devletlerin kendi ülkelerinde gerçekleşen veya kendi vatandaşlarınca
gerçekleştirilen bu eylemlerin faillerini uluslararası toplu ma karşı sorumlu kabul etmesi küreselleşmiş toplumun modern hukukuna uygun düşen anlayıştır.

“Amerika Birleşik Devletleri, Rusya ve Çin gibi uluslararası ilişkilerde baskın devletlerin, Statü’nün hazırlık aşamalarında etkin olmalarına ve hatta ABD ve Rusya’nın başlangıçta Statü’yü imzalamış olmalarına karşın sonrasında fikirlerini değiştirip, Statü’ye taraf olmaktan caymış olmaları Mahkeme’nin kalıcı olarak uluslararası adaleti sağlayacağı düşüncesine gölge düşürmüş ve Mahkeme’nin varlık sebebi giderek sorgulanmaya başlamıştır. ”

Türkiye’nin Statü’ye taraf olması AB’ye üyelik için zımni kriterlerden birini yerine getirmek adına büyük bir ilerlemeyi ifade edecektir. Uluslararası adalet kavramının küreselleşmiş 21. yüzyıl toplumunda gerçekleştirilebilmesi, devletlerin farklı alanlarda kendilerinden bağımsız bir organın yetkisini tanıması şeklinde cereyan etmektedir. Türkiye’nin de bu gelişmeyi takip ederek uluslararası adalete, suçluların cezasız kalmamasına yönelik atabileceği en büyük adımlardan biri Roma Statüsü’ne taraf olmaktır. Terör suçlarının Statü kapsamına alınmaması bir sorundur ancak bu gelecekte yapılacak ek andlaşmalarla eklenebilecektir. Dolayısıyla terör suçlarının Statü dışı bırakılmasına karşı gösterilecek tepki, Statü’ye taraf olarak Mahkeme’nin yetki alanı içindeyken de pekala verilebilecektir. Lakin Türkiye’nin bu konudaki net tavrı; yalnızca taraf devletlerin, terör suçlarının Statü kapsamına alınmasına yönelik adımları sonrasında Statü’ye taraf olmanın mevzu bahis olacağını gösteriyor.

1974 Kıbrıs Çıkartması’ndan sonra, Türkiye’nin halen adadaki askeri varlığını devam ettirmesi ise Mahkeme’nin yargı yetkisini tanımasıyla problematik hale gelecek bir konudur. Her ne kadar Mahkeme’nin zaman bakımından yetkisi yoktur desek, yetki olsaydı dahi gerçek kişler üzerinde yargı yetkisinden dolayı Türkiye Cumhuriyeti’nin sorumluluğu mevzu bahis olmasa da bu konuda AİHM’nin kararlarındaki gibi kötü sürprizler yaşanabilir. Adanın kuzey ve güney yönetimleri arasında çözüm arayışları sürmektedir. Bu açıdan bakıldığında Türkiye’nin Kıbrıs meselesini çözüme bağladıktan sonra Statü’ye taraf olacağı kanısındayız.

Kaynakça

ÇAKMAK, Cenap., & ÖZTÜRK Ahmet, Türk Dış Politikası ve Uluslararası Hukuk: Türkiye-Uluslararası Ceza Mahkemesi Örneği, ULUSLARARASI İLIŞKI- LERDE GÜNCEL KONULAR VE TÜRKIYE, 218 (Ankara 2012).

KURŞUN Günal, 101 Soruda Uluslararası Ceza Mahkemesi, Ankara, 2011

TURHAN F , Yeni Türk Ceza Kanunu’nda Uluslararası Suçlar,

SARIGÜZEL H , Uluslar Arası Ceza Mahkemesi , Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, Ocak 2013

KARAKEHYA H , International Criminal Court and Turkey, US-CHINA LAW REVIEW, DOĞAN G , (2015). Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Terör Suçları Açmazı: Çözüm Açısından Bir Değerlendirme. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 8 (15),

ASLAN, (Ceza Divanı),

TSIMPEDES, Athan , Turkey’s Trojan Horse on cyprus: The Poisoned Fruit From The Supreme Crime of Aggression

AYBAY R, Türkiye UCM’de yargılanabilir mi? Güncel Hukuk. Mart 2016/3-147

KOKKO L, Beyond the ICC exit crisis, European Union Institute for Security Studies (EUISS), Aralık 2016

Son Not

  1. Türkiye-AB İlişkilerinin Tarihçesi, https://www.ab.gov.tr/111.html
  2. Çakmak C., & Öztürk A., Türk Dış Politikası ve Uluslararası Hukuk: Türkiye-Uluslararası Ceza Mahkemesi Örneği, ULUSLARARASI İLIŞKILERDE GÜNCEL KONULAR VE TÜRKIYE, 218 (Ankara 2012).
  3. KURŞUN G, 101 Soruda Uluslararası Ceza Mahke- mesi, Ankara, 2011, s. 37
  4. Hakan K, International Criminal Court and Turkey, US-CHINA LAW REVIEW, 785
  5. TURHAN F , Yeni Türk Ceza Kanunu’nda Uluslararası Suçlar, s. 2
  6. SARIGÜZEL H , Uluslar Arası Ceza Mahkemesi, Uyuşmazlık Mahkemesi Dergisi, Ocak 2013 , s. 248
  7. KARAKEHYA H , International Criminal Court and Turkey, US-CHINA LAW REVIEW, s. 783
  8. DOĞAN G , (2015). Uluslararası Ceza Mahkemesi ve Terör Suçları Açmazı: Çözüm Açısından Bir Değerlendirme. Güvenlik Stratejileri Dergisi, 8 (15), s. 77
  9. United Nations (k), A/CONF.183/13, “Reports and Documents” Vol. III, New York, 2002, s. 242
  10. ASLAN, (Ceza Divanı), s. 76
  11. KARAKEHYA H , International Criminal Court and Turkey, US-CHINA LAW REVIEW, s. 787
  12. Tsimpedes, Athan , Turkey’s Trojan Horse on cyp-rus: The Poisoned Fruit From The Supreme Crime of Aggression
  13. KURŞUN G, 101 Soruda Uluslararası Ceza Mahkemesi, Ankara, 2011, s. 37
  14. Çakmak C., & Öztürk A., Türk Dış Politikası ve Uluslararası Hukuk: Türkiye-Uluslararası Ceza Mahkemesi Örneği, ULUSLARARASI İLIŞKILERDE GÜNCEL KONULAR VE TÜRKIYE, 219 (Ankara 2012).
  15. KARAKEHYA H , International Criminal Court and Turkey, US-CHINA LAW REVIEW, s. 785
  16. AYBAY R, Türkiye UCM’de yargılanabilir mi? Güncel Hukuk. Mart 2016/3-147
  17. MİT TIR’ları Lahey’de, Cumhuriyet Gazetesi, 29 Temmuz 2015
  18. IADL Condemns Turkey’s invasion of Northern Syria, http://www.iadllaw.org
  19. War crimes complaint filed against Turkey, Cyprus Mail, 15 Temmuz 2014
  20. KOKKO L, Beyond the ICC exit crisis, European Union Institute for Security Studies (EUISS), Aralık 2016
  21. Burundi becomes first nation to leave international criminal court, The Guardian , 28 Ekim 2017

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir