GİRİŞ:
Fransız düşünür Michel Foucault, “Hapishanenin Doğuşu” adlı eserinde bir muhafızın kendisi görülmeden başkalarını gözetleyebilmesine imkân tanıyan bir yöntem olan Panoptikon’un icadını incelemiştir. İngiliz filozof Jeremy Bentham’ın Panoptikon’u ise bu kurgunun mimari yapısıdır ve teorinin kalbindeki binanın tasarımını ortaya koyar (1). Yüzyıllar önce tasarlanan Panoptikon modeli, günümüzde hâlâ geçerliliğini korumaktadır. Fakat bunu, başlangıçta tasvir edildiği üzere muhafızların gözlem kulesinden mahkûmları gözetlemesi ile değil; iktidarların ağlar üzerinden toplumu denetlemesi ile yapmaktadır.
Bu çalışmada dijital panoptikon teorisi irdelenecek ve uluslararası içtihatların ışığında mahremiyet kavramının güncel hukuki görünümü tartışılacaktır.
PANOPTİKON TEORİSİ VE DİJİTAL DÜNYAYA EVRİMİ
Panoptikon, ilk olarak 18. yüzyılın sonlarında İngiliz filozof Jeremy Bentham tarafından tasarlanan bir tür hapishane binasıdır. Bina dairesel yapıdadır; duvar boyunca mahkûm hücreleri, ortada ise muhafızların bulunduğu gözlem kulesi yer alır. Hapishanenin tasarımı gereği mahkûmların hücreleri, her zaman ortadaki gözetleme kulesine bakacak şekilde konumlandırılmıştır. Mahkûmlar, kulenin içini göremediklerinden içinde bulunan muhafızların herhangi birini izleyip izlemediğini bilemeyecek ancak muhafızlar, herhangi birini istediği zaman gözlemleyebileceklerdir. Bu da Bentham’a göre kendilerine verilen işleri yapmaktan kaçınmamalarını ve disipline edilmelerini sağlayacaktır. Örneğin, muhafızın gözlem alanında bulunan fakat tam olarak ne zaman kendisini gözetlediğini bilmeyen bir mahkûm, buna bağlı olarak işlerini daha etkili bir şekilde tamamlayacaktır. Böylelikle Bentham, mahkûmların bedenlerini değil, zihinlerini kontrol altına almayı amaçlamıştır (2).
20. yüzyılda ise Michel Foucault, Bentham’ın bu modelini geliştirmiştir. Foucault, panoptikon felsefesinin modern toplumda hâlâ var olduğunu ileri sürmüştür. Ona göre, öğretmenlerin öğrencilerini her zaman görebildiği amfiler veya olası saklanma yerlerini ortadan kaldıran şehir planları, nüfusun kendi düzenini korumasını sağlamak için tasarlanmış panoptikonlardır. Diğer taraftan Foucault, iktidarın disiplini sağlayış şekline dikkat çeker. İktidar, artık bir kişinin iktidarı değil; her şeyi gözetleyen, dev bir gözün iktidarıdır (3).
Bu iki düşünürün katkılarıyla modern disiplin yöntemleri arasında yerini alan panoptikon modeli, günümüz teknolojisine uyarlanmış bir biçimde varlığını sürdürmektedir. Bentham’ın kuramındaki gözetleme kulesi, günümüzde bizlerin göremediği ama her zaman bizi izlediğine inandığımız bir güce dönüşmüştür. Böylelikle dijital panoptikon ortaya çıkmıştır. Panoptikon, artık fiziksel duvarlarını yıkıp algoritmalara sızmıştır. Bugün yürüdüğümüz sokaklarda gizlenmiş güvenlik kameralarından sosyal medyada paylaştığımız içeriklere kadar bir çift gözün bizi izlediğine inanmaktayız. İktidarlar tarafından görünmeden gözetlendiğine ikna olan insanlar da bu hisse karşı kayıtsız kalmamıştır. Toplumda artan mahremiyet talepleri sonucunda bu husus, mahkeme önüne taşınmıştır.
GÖZETİMİN FİZİKSEL BOYUTU (1960-1980)
Elbette ki iktidarın gözetimi, ilk zamanlarda doğrudan dijital bir mecrada karşımıza çıkmamıştır. Mahremiyet kavramı, öncelikle bireyin fiziksel olarak gözetlenmesi şeklinde gündeme gelmiştir. Bu bağlamda kişilerin mahremiyetini koruma altına alan temel düzenleme, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (“AİHS”) 8. maddesidir. Bu madde, özel hayata ve aile hayatına saygı hakkına yönelik bir müdahalenin, ancak demokratik bir toplumda gerekli olduğu hâllerde yapılabileceğini ifade eder. Bu madde, günümüzde olduğu kadar Sözleşme’nin yürürlüğe girdiği 1953 yılında da tartışmalara konu olmuştur. Özellikle mahremiyetin ve “demokratik toplumda gereklilik” kriterinin sınırlarının belirlenmesi açısından iki temel içtihat karşımıza çıkmaktadır.
KATZ V. AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ (1967)
Davacı Charles Katz, eyaletler arası hatlar üzerinden kumar bilgilerini iletmek amacıyla halka açık bir telefon kulübesine girmiştir. Ancak burada yaptığı konuşmaların FBI ajanlarının yerleştirdiği dinleme cihazları ile dinlenmesi üzerine elde edilen deliller dolayısıyla mahkûm edilmiştir. Bu davayı inceleyen alt mahkemeler, kulübenin içine fiziksel bir giriş yapılmadığı gerekçesiyle elde edilen delilleri hukuka uygun bulmuştur. Dava Yüksek Mahkeme’ye taşındığında tartışma, halka açık bir telefon kulübesinin Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nın dördüncü ek maddesi (Fourth Amendment) kapsamında korunan bir yer olup olmadığı üzerine yoğunlaşmıştır. Ancak Mahkeme, davacının bir telefon kulübesine girip kapıyı kapattığında, sesinin dünyaya duyurulamayacağına dair haklı bir mahremiyet beklentisi içine girdiğine hükmetmiştir. Bu beklenti, anayasal koruma altındadır. Dolayısıyla, fiziksel bir tecavüz olmasa dahi, hükümetin izin almaksızın gerçekleştirdiği bu dinleme faaliyeti, dördüncü madde kapsamında “haksız arama ve el koyma” teşkil eder (4). Kararda yer alan dönemin ABD Yüksek Mahkemesi yardımcı yargıçlarından Potter Stewart’ın deyişiyle “Dördüncü ek madde yerleri değil, insanları korur”. Bu karar ile mahremiyetin sınırları, mekânların yanında bireyi kapsayacak şekilde genişletilmiştir.
KLASS VE DİĞERLERİ V. ALMANYA (1978)
Alman vatandaşı olan Klass ve diğer dört başvurucu, 13 Ağustos 1968 tarihli kanunun (G 10 Kanunu) Alman Anayasası’na aykırı olduğunu iddia etmektedir. Bu kanun; devlet makamlarına, ulusal güvenliği korumak amacıyla kişilerin posta ve telekomünikasyon verilerini gizlice izleme yetkisi vermektedir. Başvurucular, bu kanunun bireyi bilgilendirme yükümlülüğü getirmemesi ve yargısal denetimi dışlaması sebebiyle AİHS’nin 8. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmektedirler. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (“AİHM”), başvurucuların bizzat izlendiklerini ispatlayamamalarına rağmen gizli izleme yöntemlerini düzenleyen mevzuatın varlığının, bu mevzuata tâbi her birey için doğrudan bir tehdit oluşturduğunu kabul etmiştir. Bu tür faaliyetlerin doğası gereği bir kişi, hakkının ihlal edilip edilmediğini ancak müdahale gerçekleştikten çok sonra öğrenebilmektedir, dolayısıyla Mahkeme’ye göre başvurucular fiilen izlendiklerini kanıtlamasalar dahi AİHS kapsamında “mağdur” sıfatını haiz sayılmalıdırlar. Mahkeme, demokratik toplumların casusluk gibi tehditlerden korunmak için gizli izleme yapma yetkisine duyabilecekleri ihtiyacı kabul etmekle birlikte, bu izlemenin ancak “yeterli ve etkili güvenceler” eşliğinde meşru sayılabileceğini vurgulamıştır. 6 Eylül 1978 tarihli kararında Mahkeme, G 10 Kanunu’nun gözetleme kararlarının parlamento denetimine ve bağımsız bir kurul olan G 10 Komisyonu’nun incelemesine tâbi olması, ayrıca ulusal güvenliğin sağlanması amacıyla demokratik bir toplumda gerekli olması sebepleriyle AİHS’nin 8. maddesinin ihlal edilmediğine karar vermiştir (5).
Her iki kararda da mahremiyet talepleri, yalnızca fiziksel dünyanın sınırları dahilindedir. Ancak bu talepler, ilerleyen yıllarda “dijital çağ”a girilmesiyle çok daha geniş bir alana yayılacaktır.
DİJİTAL DEVRİM VE KİTLESEL GÖZETİMİN MEŞRUİYETİ (2000-2013)
Aynı zamanda “bilgi çağı” olarak ifade edilen dijital çağ, modern internetin temellerinin atıldığı 1960’lı yıllardan günümüzün sosyal medya egemenliğine kadar uzanan süreci kapsamaktadır. Bilgiye erişimi benzersiz bir seviyeye taşıyan bu dönem, ciddi gizlilik endişelerini de beraberinde getirmiştir. Bilginin dolaşım hızı; verilerin hukuka aykırı şekilde ele geçirilmesine, izinsiz olarak toplanarak kâr amacıyla dağıtılmasına neden olmaktadır. Telefon kayıtları, mesajlaşmalar, konum bilgisi gibi verileri gizli tutmak giderek zorlaşmaktadır (6). Bu bağlamda, özellikle sosyal medya gibi küresel mecralar, devlete vatandaşlarını çok daha geniş bir mercek altında inceleme imkânı sağlamıştır. Eskiden bireysel olarak yürütülen gözetleme faaliyetleri, modern araçlar ile kitlesel bir boyuta evrilmiş; devletin vatandaşlarını izleyip hareketlerini denetlemesi günümüzde hiç olmadığı kadar kolay bir hâl almıştır.
11 EYLÜL SALDIRILARI VE EDWARD SNOWDEN İFŞAATLARI
11 Eylül 2001 yılında Dünya Ticaret Merkezine yapılan saldırı, 21. yüzyılın ilk travmatik olaylarından biri olarak kayda geçmiştir. Bu saldırı, dünya çapında yankı uyandırmasına karşın özellikle Batı demokrasilerinde güvenlik endişelerine neden olmuştur. Bunun üzerine ABD, ulusal güvenliği sağlamak amacıyla istihbarat teşkilatlarında köklü reformlar yapmıştır. Saldırıdan sadece haftalar sonra, 26 Ekim 2001’de ABD Patriot Act (Vatanseverlik Yasası) yürürlüğe girmiştir. Bu kanun, devletin denetim mekanizmalarını oldukça genişleten uygulamalar getirmiştir. Örneğin, FBI ve NSA (National Security Agency)’ye, somut bir suç şüphesi olmaksızın terörle bağlantılı olabileceği düşünülen kişilerle ilgili kütüphane kayıtlarından finansal dökümlerine kadar her türlü veriyi toplama yetkisi vermiş ve dinleme izinleri artık belli bir cihaza, örneğin bir telefona değil; kişiye özgü hâle getirmiştir. Böylece şüphelilerin kullandığı her türlü iletişim aracı, yeni bir izin gerekmeksizin izlenebilir hâle gelmiştir (7). 2004 yılında ise CIA, FBI ve diğer bütün istihbarat teşkilatlarını tek bir çatı altında koordine etmek amacıyla DNI (Director of National Intelligence) kurulmuş ve gözetim tam anlamıyla merkezîleşmiştir. Yıllarca ağ kullanıcılarından habersizce yürütülen bu pratikler, terörle mücadele ve ulusal güvenliği sağlama kisvesi altında devletin sınırsız gözetimine imkân tanımıştır. Ancak bu durum, 2013 yılında yaşanan bir olayla tamamen değişmiştir.
2013 yılının haziran ayında ABD siyasi tarihinin en önemli istihbarat sızıntılarından biri yaşanmıştır. CIA’in eski teknik asistanı Edward Snowden, Amerikan istihbarat teşkilatı NSA’in ve İngiliz güvenlik ve istihbarat kurumu GCHQ (Government Communications Headquarters)’ın gizli siber programlarını ifşa etmiştir. GCHQ’nun, dünyanın dört bir yanından gelen e-posta mesajlarının, Facebook gönderilerinin, telefon görüşmelerinin ve internet geçmişlerinin büyük miktarlarını toplamak, depolamak ve NSA ile paylaşmak için fiber optik kabloları dinlediğini ortaya çıkarmıştır. Bu teşkilatların yalnızca yabancı casusları ve suçluları hedef almadığını, aynı zamanda sıradan vatandaşların da bilgilerini topladığını iddia etmiştir. Snowden, 2008 yılında GCHQ’nun, NSA’in de yardımıyla, 1,8 milyondan fazla Yahoo kullanıcı hesabının web kamerası görüntülerini altı aylık bir dönem boyunca topladığını açığa çıkarmıştır.
Edward Snowden’ın gerçekleştirdiği bu ifşaat, dijital panoptikonun o zamana kadar en belirgin şekilde gözler önüne serildiği anlardan biri olmuştur. Bu sızıntı, kamuoyunda bir farkındalık oluşturmanın ötesine geçerek yasama faaliyetleri bakımından da bir kırılma noktası teşkil etmiştir. 2015 yılında ABD Senatosu, milyonlarca Amerikalının telefon kayıtlarının toplu olarak toplanmasına son veren bir yasa tasarısını kabul etmiştir, ki bu, 1978’den beri yapılan en önemli gözetim reformu olmuştur. AB Adalet Divanı, ABD şirketlerinin Avrupa vatandaşlarının büyük miktardaki verilerine serbestçe erişmesine izin veren uluslararası ticari veri paylaşım andlaşmasının artık geçerli olmadığını ilan etmiştir. Snowden ise, Guardian’a 2023 yılında verdiği bir röportajda şu ifadeleri kullanmıştır: “Hükümetin bizi kandırmayacağına güvendik. Ama kandırdılar. Teknoloji şirketlerinin bizden faydalanmayacağına güvendik. Ama faydalandılar. Bu tekrar olacak çünkü bu, gücün doğasıdır” (8).
DIGITAL RIGHTS IRELAND (2014) KARARI
Kitlesel gözetim uygulamaları, iletişim ağları ile hızlıca güç kazandığı gibi çeşitli yargılamalar da bu ilerleyişe bir o kadar güçlü bir şekilde ket vurmuştur. Bu davalardan biri de Avrupa Birliği Adalet Divanı’nın 2014 tarihli Digital Rights Ireland kararıdır. Digital Rights Ireland, dijital dünyada bireylerin özgürlüklerini korumayı amaçlayan bir örgüttür (9). Örgüt, cep telefonu verilerinin 2006/24/EC sayılı Direktif ve bu direktifi İrlanda hukukuna aktaran ulusal mevzuat kapsamında sistematik olarak işlendiği ve saklandığı iddiasında bulunmuştur. Bu uygulamanın, Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı’nın 7. ve 8. maddeleriyle güvence altına alınan mahremiyet ve kişisel verilerin korunması haklarını ihlal ettiği gerekçesiyle AB Adalet Divanı nezdinde dava açmıştır. Söz konusu Direktif, üye devletlere trafik ve konum verilerinin belirli bir süre boyunca saklanması yükümlülüğünü getirmektedir. Divan, bu bağlamda güdülen ağır suçlarla mücadele etme hedefinin meşru olduğunu kabul etmekle beraber, bu veriler üzerinden herhangi bir suçla ilişkisi olduğu saptanmayan bireylerin de özel hayatlarına yönelik olarak ikamet yerlerine, hareketlerine ve sosyal ilişkilerine dair pek çok veriye ulaşılmasına imkân tanıdığından, bu veri saklama rejiminin genel ve sınırsız olduğuna karar vermiştir. Bu nedenlerle AB Adalet Divanı, 2014 yılında 2006/24/EC sayılı Direktif’in tamamen geçersiz olduğuna hükmetmiştir (10).
MODERN PANOPTİKON (2014-Günümüz)
Son 20 yılda teknoloji, daha önce görülmemiş bir hızda gelişme göstermiştir. Dokunmatik telefonlar, daha hızlı bilgisayarlar, arama motorları, navigasyon sistemleri, sosyal medya ve nihayet gelişmiş yapay zeka yazılımları hayatımıza giren yeniliklerden sadece birkaçıdır. Bütün bunların hayatımızı kolaylaştırdığı bir gerçek olmakla birlikte, gündelik işlerimizde bize yardım etmekten öte olarak başka amaçlara da hizmet etmektedirler. Örnek vermek gerekirse, ağ kullanıcıların bilgilerini kaydetmek; sosyal medya platformları, çerezler ve yapay zeka uygulamaları ile son derece yaygınlaşmıştır. Bu algoritmalar, kişilerin ikamet yerlerinden yaşam alışkanlıklarına kadar pek çok veriyi toplamakta ve saklamaktadır. Ancak bilinenin aksine sadece veriler değil, artık bireyin davranışları ve sosyal ilişkileri de hedeftedir. Kolektivitenin bu yeni boyutunda, internet kullanıcılarının bilgilerinin üçüncü kişilerin eline geçmekten korunması pek mümkün gözükmemektedir. Buna rağmen, kendilerine karşı yürütülen kitlesel denetime karşı çıkan kişiler, hak ihlallerini mahkeme önüne taşımaya devam etmektedir.
BIG BROTHER WATCH V. BİRLEŞİK KRALLIK (2021)
Snowden sızıntıları, özellikle Amerikan ve İngiliz kamuoyunda ciddi bir infial yaratmıştır. Bunun üzerine İngiliz gazeteci ve insan hakları aktivistlerinden oluşan bir grup, İngiliz istihbarat servislerinin iletişim verilerini kitlesel olarak ele geçirmelerinin (bulk interception) AİHS’nin sırasıyla özel hayata saygı hakkı ve ifade özgürlüğünü düzenleyen 8. ve 10. maddelerini ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Hükümet, bu verilerin toplanmasının ulusal güvenliği korumak ve terörizmi önlemek için gerekli olduğunu savunmuştur. AİHM ise, devletlerin siber tehditlere karşı kitlesel izleme yetkisine sahip olduğunu kabul etmekle birlikte; bu yetkinin kullanımının başlangıçtan bitişe kadar (end-to-end) bağımsız bir denetim ve yeterli yasal güvenceler eşliğinde olması gerektiğini vurgulamıştır. Ek olarak, gazetecilik kaynaklarının gizliliğine yönelik hassasiyet gösterilmesi gerektiğini vurgulayan Mahkeme, Birleşik Krallık mevzuatının gazetecilik materyallerini korumak için yeterli güvenceleri sunmadığını saptamıştır. Sonuç olarak AİHM, Birleşik Krallık uygulamasının bağımsız onay mekanizmasının eksikliği nedeniyle AİHS’nin 8. maddesinin, gazetecilik kaynaklarını koruyan güvencelerin yokluğu nedeniyle ise 10. maddesinin ihlal edildiğine hükmetmiştir (11).
SCHREMS II (2020) KARARI
2000 yılında Avrupa Komisyonu tarafından Güvenli Liman (Safe Harbor) Anlaşması kabul edilmiştir. Bu anlaşma ile ABD ve Avrupa Birliği arasındaki veri aktarımları düzenlenmekteydi, ancak AB vatandaşlarının kişisel verilerine sağladığı korumanın yeterliliği konusuna kamuoyunda şüpheyle yaklaşılıyordu. Avusturyalı veri koruma aktivisti Maximilian Schrems de 2013 yılında bu anlaşmanın geçerliliğine ve özellikle Facebook’un AB vatandaşlarının kişisel verilerini ABD’de bulunan sunuculara aktarmasına İrlanda Veri Koruma Komisyonu önünde itiraz etti. AB Adalet Divanı’nın önüne taşınan dava (Schrems I), ABD’nin ulusal güvenlik gerekliliklerinin, AB vatandaşlarının veri güvenliğini tehdit ettiği gerekçesiyle Divan’ın Safe Harbor Anlaşması’nı geçersiz ilan edilmesi ile sonuçlandı.
Bu kararın üzerine Avrupa Komisyonu ve ABD Ticaret Bakanlığı, bu sefer yeterli veri koruması sağlayacak bir anlaşma hazırlamak için bir araya geldi. Sonuç olarak, Safe Harbor Anlaşması’nın yerini AB-ABD Gizlilik Kalkanı (Privacy Shield) aldı. Fakat bu mekanizma, veri aktarımının AB yasalarıyla tutarlı bir şekilde yapılacağını vadetmekle birlikte kişisel verilere erişime yönelik yine somut bir koruma sağlayamadı. Buna karşılık 2018 yılında Schrems, bu kez de Facebook İrlanda’nın kullanıcılarının kişisel verilerini ABD’deki genel merkezine aktardığı iddiası ile AB Adalet Divanı’nın önüne gitti (Schrems II). Divan, Avrupa’dan ABD’ye akan verilerin ABD’de de AB standartlarına “eş değer” bir koruma görüp görmediğini inceledi. Bu doğrultuda, ABD istihbarat teşkilatlarının veri üzerindeki geniş yetkilerinin AB mahremiyet standartları ile bağdaşmadığını ve bireylerin bu müdahalelere karşı başvurabilecekleri etkili bir yargı yolu bulunmadığını tespit etti. Sonuç olarak Divan, Atlantik ötesi veri akışını sağlayan Gizlilik Kalkanı’nı geçersiz kıldı (12).
SONUÇ:
Bentham’ın tasarladığı, Foucault’nun geliştirdiği Panoptikon modeli, günümüzde de varlığını yitirmiş değildir. Hareketlerimiz özellikle sanal alemde titizlikle izlenmekte ve her adımımız birer dijital ayak izine dönüşmektedir. Her ne kadar ziyaret ettiğimiz sitelerden paylaştığımız gönderilere kadar birçok bilgiyi gönüllü olarak sunsak da bu, kaydedilmelerine ve analiz edilmelerine rıza gösterdiğimiz anlamına gelmez. Başta yapay zeka uygulamaları olmak üzere sayısı gittikçe artan mekanizmalar, bugün bizi gözetlemekte ve sessizce veri toplamaktadır. İncelendiği üzere, buna karşı verilen hukuki mücadeleler sayesinde denetim yaygınlaşmakta ve güvencesiz düzenlemeler birer birer iptal edilmektedir. Fakat her yeni teknolojinin gözetim ağı, öncekinden daha görünmez olmaktadır. Bu bağlamda algoritmalar, “muhafız”, bireyler “mahkûm” olsa da düzenek yine aynıdır, bireysel özgürlüklerin korunması görevi ise hukuka düşmektedir.
Kaynakça:
(1) Parrish, S. (2019). Michel Foucault on the panopticon effect. Farnam Street. https://fs.blog/the-panopticon-effect/
(2) Ruth, M. (2024). Panopticon: History: Research starters: EBSCO research. EBSCO. https://www.ebsco.com/research-starters/history/panopticon
(3) Özdel, G. (2012). Foucault Bağlamında İktidarın Görünmezliği ve “‘Panoptikon’” ile ‘İktidarın Gözü’ Göstergeleri. Dergipark. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/138301
(4) Katz v. United States, 389 U.S. 347 (1967)
(5) ECHR. (1978). Case of Klass and Others v. Germany. HUDOC. https://hudoc.echr.coe.int/eng#{%22itemid%22:[%22001-57510%22]}
(6) Biscontini, T. (2025). Information age (Digital Age). EBSCO. https://www.ebsco.com/research-starters/information-technology/information-age-digital-age
(7) US Government Publishing Office. (2001). Uniting and Strengthening America by Providing Appropriate Tools Required to Intercept and Obstruct Terrorism (USA Patriot Act) Act of 2001. US Government Information. https://www.govinfo.gov/content/pkg/PLAW-107publ56/pdf/PLAW-107publ56.pdf
(8) Spyscape. (2023). 15 Top NSA Spy Secrets Revealed by Edward Snowden. https://spyscape.com/article/15-top-nsa-spy-secrets-revealed-by-snowden
(9) Digital Rights Ireland. (2026). https://www.digitalrights.ie/
(10) European Court of Justice. (2014). Case of Digital Rights Ireland Ltd v. Minister for Communications, Marine and Natural Resources and Others and Kärntner Landesregierung and Others. EUR-Lex. https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=celex%3A62012CJ0293
(11) European Court of Human Rights. (2021). Case of Big Brother Watch and Others v. The United Kingdom. HUDOC. https://hudoc.echr.coe.int/fre#{%22itemid%22:[%22001-210077%22]}
(12) European Court of Justice. (2020). Case of Data Protection Commissioner v Facebook Ireland Limited and Maximillian Schrems. EUR-Lex. https://eur-lex.europa.eu/legal-content/EN/TXT/?uri=celex:62018CJ0311