Giriş
Acele kamulaştırma işlemleri, mülkiyet hakkına olağanüstü bir müdahale usulü olarak öngörülmüş olsa da 2023 depremlerinden sonra afet bölgesinin fiilen olağan gündemi haline gelmiş bulunmaktadır. Bu sebeple acele kamulaştırma ve onun amaç unsurunu oluşturan kamu yararı kavramının yeniden ele alınması anlamlıdır. Zira doğal afetler sebebiyle OHAL rejiminde hükümete verilen olağanüstü yetkilerin uygulamasında, üstün kamu yararı nedeniyle haklara müdahale alanının genişletilmesi ile neoliberal ekonomide özel kişilerin idare yerine kamu hizmetlerini yürütmesi (ve yararlandırılması) bir arada bulunmaktadır. Bu nedenle kamulaştırma ve sınırlı sayıda öngörülen şekilde acele kamulaştırma gibi işlemler mülkiyet hakkının sınırlanmasının ötesinde malik açısından kaldırılmasına neden olurken sermaye biriminin de hizmetlerin yürütülürken özel kişiler tarafından devlet faaliyetlerini yürütme yolu ile sağlanmaktadır. Bu kapsamda kamu yararının yeniden anlamlandırılması ve neoliberal üretim ve tüketim ilişkilerinden payını alan kamulaştırma hukukunun mülkiyet hakkı açısından getirdiği sınırlamanın anlamının belirlenmesi önem arz etmektedir.
Kamu Yararı ve Mülkiyet Hakkı
Kamu yararı ve mülkiyet hakkı arasındaki gerilim yalnızca sınırlanma açısından değil, mülkiyet hakkının içeriğinin belirlenmesi ve onun malike yüklediği ödevler bakımından sosyal niteliği olan mülkiyetin toplumun diğer bireyleri açısından getirdiği kısıtlamadan kaynaklanmaktadır. Kamu yararı ve mülkiyet hakkı arasındaki gerilim yalnızca bir sınırlama meselesi değildir; aynı zamanda mülkiyetin içeriğinin belirlenmesi ve malike yüklediği ödevler bakımından mülkiyetin sosyal niteliğinden kaynaklanmaktadır. Eşya üzerinde hak sahibine kullanma, yararlanma ve tasarruf yetkilerini bütünüyle veren ve herkese karşı ileri sürülebilen mülkiyet hakkı, tarihsel süreçte bir "doğal hak" olarak kabul edilmiştir.
1789 Bildirgesi m.2 “bütün siyasal birliğin amacı insanın doğal ve daimi haklarını korumaktır. bu haklar özgürlük, mülkiyet güvenlik ve baskıya karşı direnmektir” şeklinde belirtilmiştir. (1) Yine m. 17’de “Mülkiyet dokunulmaz ve kutsal bir hak olduğu için yasa ile belirlenen kamu ihtiyacı açıkça gerekmedikçe ve adil ve peşin bir tazminat ödenmedikçe kimse bu haktan yoksun bırakılamaz” denmiştir. Türkiye'nin taraf olduğu AİHS ek protokol m.1 de mülkiyet hakkının koruma kapsamı “Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.” şeklinde düzenlenmiş (2) ve yine kamu yararı ve ihtiyacı devletin bireylerin mülkiyet haklarını kısıtlama konusunda sahip olduğu hareket alanını belirleme ilkesi olarak sayılmıştır.
Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin ana metninde mülkiyet hakkının düzenlenmesinden kaçınılması bilinçli bir tercihtir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin taslak medeni ve siyasi haklar listesinde mülkiyet hakkı da vardı fakat Batı sosyalist hükümetlerinin mülkiyet hakkı düzenlemesini kabul etmesi metnin ancak devlete özel mülkiyeti kamulaştırmasına izin vermesi durumunda söz konusuydu. (3) Gerekçe olarak mülkiyet hakkının demokratik toplumda zorunlu bir ihtiyaç olmamasıydı. Sosyalist ve kapitalist devletleri bir araya toplayan Avrupa Konseyi demokratik toplum yaratmak ve onu korumak amacıyla farklı görüşleri kapsayan uzlaştırıcı bir metin ortaya koyacaktı. Mülkiyet hakkı açısından bu zorluk, devletlerin mülkiyet hakkının kapsamı üzerinde ortak bir anlayışa sahip olmamasından ve devletin kamu yararına dayalı ekonomik/politik tasarruflarını (toprak reformu vb.) sınırlama endişesinden kaynaklanıyordu. Zira sözleşme görüşülürken savaş sonrası Avrupa'da ekonomik, sosyal ve politik sorunların mülkiyet hakkı üzerinde kamulaştırma, toprak reformları gibi tasarruflar ile çözmek gibi sosyal demokrat ve sosyalist tedbirler gündemdeydi. Mülkiyet hakkını dokunulmaz bir mutlak hak olarak tanımlamanın aksine vergilendirme ve sosyal devlet müdahalelerinin dönemin sosyalist eğilimli hükümetlerince savunulması bu hakkın ana metin yerine ek protokol 1’de devletlerin imzasına sunulmasına sebep olmuştu. Dönemin sosyalist eğilimli görüşü mülkiyeti sosyal ve ekonomik bir hak olarak görürken, liberal politika eğilimi mülkiyeti doğal hukuk anlayışına dayandırarak "kutsal ve dokunulmaz" kabul ediyordu. Örneğin, İngiliz İşçi Partisi hükümeti, devletin genel refah amacıyla mülkiyeti şekillendirme yetkisinin uluslararası bir mahkemece kısıtlanamayacağını savunmuştu. Genel refah amacıyla devletin mülkiyet hakkını ekonomik politikalarına göre şekillendirmesini bir uluslararası mahkemenin ihlal vererek yargısal yetkisini yasama organı iradesinin yetkisini kısıtlayarak kullanamayacağını ifade ederek hakkın metne girmesine itiraz etmişlerdi. Özellikle tartışmalar, mülkiyete el atan devletin ödeyeceği tazminat üzerine yoğunlaşmıştır. Sonuç olarak ek protokolde de tazminat kavramı yerine “kamu yararı sebebi” ve “yasada öngörülen koşullar ve hukukun genel ilkeleri”ne atıf yapılmasıyla yetinilmiş, bu şekilde tazminat hakkının metne girmesi ima edilerek ancak açıkça atıf yapılmayarak devletler arasında uzlaşma sağlanmıştır. (4)
1982 Anayasası'nda mülkiyet hakkı, 1961 Anayasası'ndan farklı olarak "Sosyal ve İktisadi Haklar" yerine "Kişinin Hakları ve Ödevleri" başlığı altında (m. 35) düzenlenmiştir. Danışma Meclisi gerekçesinde mülkiyet, "devlet öncesinde var olan" doğal bir hak olarak tanımlanmış ve toplumsal boyutundan ziyade devlete karşı korunması gereken yönü ön plana çıkarılmıştır. Kamu yararı yasa koyucunun iradesini mülkiyet hakkına müdahaleleri bakımından iradesini sınırlayan bir amaç unsuru olarak sayılmıştır. (5) Kamu yararını belirleme yetkisi siyasal iktidarın halk tarafından seçilmesi ile el değiştirecek ve soyut ve hukuk ötesinde bir kavram olan bu unsur somutlaşacaktır. Ancak kamu hukuku yargılamasının hukuka uygunluk ölçütü olması ve idare faaliyetlerinin kamu adına yapılmasının, siyasal iktidarın kamu gücü imkanlarından yararlanırken sınırlanmasının yargının onu yorumlamasını ve hukuki esasını tartışmasını da gerektirmektedir.
Kamu Yararının Teorik Temelleri
Kamu yararı kavramının algılanışı ve kamu yararına kimin karar vereceği tartışmalı olup düşünce sistemlerine göre farklılık göstermektedir. 1789 Devrimi ile Fransız kamu hukukuna yerleşen anlayışa göre yasama organı her yasa ile kamu yararını ortaya koyar “kanun, genel iradenin ifadesidir.” bu nedenle biçimsel olarak yasama tarafından yapılan her yasa kamu yararına içsel olarak uygunluk taşır. Yasaya uygunluk, idarenin eylem ve işlemlerinin bu karine üzerinden meşruiyet kazanmasını sağlar. (6) Ancak kamulaştırma işleminin salt biçimsel olarak yasaya dayanmasını kamu yararına uygunluk için yeterli görmek, yasa koyucuyu sınırlayan üst normun ruhuna aykırıdır. Bu yüzden kamu yararının maddi açıdan tanımlanması ve somutlaştırılması gerekir.
Kamu yararı kavramını çağdaş bir masal olarak devleti kutsayan ve meşruiyetini sağlayan bir iktidar pekiştirme aracı olduğunu savunan yazarlar; onun içeriğinin belirlenemez, bilimsel analize uygun olmayan yapıda olduğunu ileri sürmektedir. Hukuki düzlemde ele alındığı takdirde 1789 devrimi Batıda “ortak iyilik (le bien commun)” kavramına karşı tepki olarak “kamu yararını” (l’interet general) ortaya koymuş ve kökeni metafizik olan, siyasi bütünün amacını ortak iyilik yerine ussal bir kavram olduğu ileri sürülen kamu yararı ile doldurulmuştu. (7) Hakim olan Aristocu Doğal Hukuk görüşü, bireysel çıkarın siyasi bütünün çıkarı ile çatışamayacağını çünkü ortak iyilik olan toplum yararının bireysel yararlardan oluşup aynı özden kaynaklanıp aynı amaca doğru yol aldığı düşüncesine dayanır. St. Thomas d’Aquin Ortaçağ düşüncesinde de ortak iyiliğin tanrıdan kaynaklanıp bireyi de toplumu da kapsadığını, çelişmelerinin bu nedenle mümkün olmadığını ortaya koyuyordu. Buna karşın Fransız Devrimi ile hakim olarak benimsenen sözleşmeci görüşe göre bireysel yararlarının dışında olan, onunla çelişebilen bir kavramdır. Ek olarak toplum sözleşmesi ile bireylere tanınan hakların ve toplum yararının kaynağını sözleşme iradesinde bulması toplum yararını doğal hukukçu ve aşkıncı bir anlayıştan koparmış, onu bireylerin kendi başına sağlamayacağı bir ortak bir faydayı genel irade ile sağlamaları düşüncesi ortaya çıkmıştır.
Rousseau’nun ortaya koyduğu genel irade (volonté générale) kavramı tam da bu noktada devreye girer. Bireylerin tek tek iradeleri toplamına dayanmayan ve onlara üstün olan genel irade sözleşme ile kurulur ve devlet bu genel irade doğrultusunda artık bireysel çıkarları uzlaştıran, onların dışında bir ortak yarara yönelen faaliyetlerde bulunur. Bu şekilde toplumda mülkiyet hakkının ve özgürlüklerin var olabileceği savunulur.
Hobbes’un sözleşmeci yaklaşımı tek tek bireylerin kamu yararını belirleme yetkisi olmayıp egemenin iradesine bırakıldığını ileri sürer. Bireyler sözleşme ile barış ve adaleti sağlaması için egemene hak ve yetkilerini devreder, kamu yararı da bu şekilde sağlanmış olur. Hegel’in güç devlet kuramında ise yasama organı “evrenseli belirleyen ve kuran güç” olarak genel ve özel çıkarı bağdaştırır. (8) Devlet bu açıdan yaşam ve mülkiyet üzerinde hak iddia eden ve bunların feda edilmesini isteyen üstün bir varlıktır. Egemen iradesinin kamu yararını yetkisini haiz olduğuna ağırlık veren bu düşünceler kamu yararının kanun yoluyla ortaya konacağı fikrine temel oluşturur ve yargı yoluyla kamu yararı değerlendirmesi yapmak buna ters düşer.
Öte yandan Locke “siyasal iktidarı mülkiyeti düzenlemek için yasalar yapma; topluluğun gücünü bu yasaların uygulanmasına, devletin dış zararlara karşı savunulmasında kullanma ve bütün bunları kamu yararı için yapma hakkı olarak” (9) tanımlayarak devletin kişinin varlığına içkin olan özel mülkiyeti koruma altına alma amacına dayandığını ileri sürmüştür. Faydacı liberal yaklaşımda, bireysel çıkarların toplamı ile kamu yararını oluşturur. Bentham bu düşünce çerçevesinde bir eylemin toplum yararına olup olmayacağını bireylerin toplamda duyduklarını acıdan fazla haz duymaları olduğu ve yasama organının en fazla insanın en fazla mutluluğunu sağlayacak yönde kanunlaştırma yapmasını salık verir. Rawls gibi yazarlar ise kamu yararını bireylerin paylaştıkları ve çıkarlarına zarar vermeyen adalet, özgürlük ve otonomi gibi ortak değerler üzerinden açıklamıştır. Somut olayda toplumsal çıkarın içeriğini belirlemek, kişinin hakları arasında adil dengeyi ve ölçülülüğü sağlamak de bu ortak değerler çerçevesinde değerlendirilecektir. (10)
Yeni liberal yaklaşımlar ise özelleştirme sürecini desteklerken kamu yararına yönelik bireysel tercihlerin kolektif yararı sağlayabileceğini, toplumda her kişinin kendi faydasını maksimize etmeye çalışmasının toplumdaki diğer bireylerin bundan zarar görmesi anlamına gelmeyeceği ve devletin ekonomik müdahalesinin bireyin seçme özgürlüğü ile bütüne iyi etkide bulunabileceklerini savunmuştur. (11) Bireyler idarenin tek taraflı sunduğu kamusal hizmetlerden yararlanan vatandaşlar yerine kendi özgür seçimleriyle hizmeti satın alan müşteriler olarak konumlanmaktadır.
Yargı Kararları
Kanunların kamu yararına uygunluk denetiminin sağlanması hukuk devleti olmanın gereği olarak mülkiyet hakkının sınırlarının ve hakkın özüne müdahalede bir ölçü olarak benimsenmesinde Anayasa Mahkemesi yetkilidir. Ancak kamu yararını belirleme gücü yasama organına ait olması karşısında Anayasada açıkça idari ve anayasal yargıda yasaklanan yerindelik denetimi ve buna bağlı yerine geçme yasağı kamu yararı denetimini oldukça kısıtlamakta ve yasama işlemi ile özel bir yarar güdüldüğü açıkça ortaya konmadıkça yargıyı bu konuda denetim yapmaktan alıkoymaktadır. Fransız kamu hukukundan etkilenen Türk kamu hukukunda da yasanın kamu yararını işaret eden bir irade açıklaması olarak ortaya çıktığı düşünülebilir. Ancak kanun tarafından idareye takdir yetkisi bırakılan alanda kanunda ölçütlerin konulmuş olması ile idari yargı yasa altı işlemlerin kamu yararına uygunluk denetimini yapabilecektir. Anayasada sosyal devlet ilkesini somutlaştıran kamulaştırma ve devletleştirme, vergide adaletin sağlanması, planla ve sosyal haklar kanun koyucuya yol gösterici niteliktedir. Ancak yerindelik denetimi yasağı ve bu ölçütlerin kamu yararının içeriğini doldurması bakımından zorlayıcı olmayıp kanun koyucunun takdirine bırakılmış olması karşısında somut bir ölçü oluşturmaktan uzaktır. 80 yılların serbest piyasa ekonomisine bağlı idarenin piyasa ortaklığı kamu yararının sosyal devletle olan ilişkisinin zayıflatmış, idarenin kamu hizmetlerini özel kişi lehine kamulaştırmalar ve özel kişilere hizmetlerin gördürülmesi bakımından da kamu hukuku mekanizmalarıyla sınırlanmasının da giderek bırakılması nedeniyle geriye kalan kamu yararı amacı yeterli bir sınırlama sağlamamaktadır.
AİHM de kararlarında kamulaştırma işlemini mülkiyet hakkı ile adil denge sağlanması açısından değerlendirmede yapmakta ve kamulaştırma işlemi kararının başlangıcında kamu yararının makul gerekçesinin açıklanmasını, mülkiyetten yoksun kalan bireye tazminat ödenerek kamu talebi ile dengeye oturtulması aranmaktadır. Adil denge testi uygulanırken devletin takdirinde olan kamu yararının değerlendirmesi değil, sonrasında makul süre içinde hizmetin sunulması ve bedelin ödenmesi denetimi yapılmaktadır. (12) Bu bakımdan bireyden beklenecek fedakarlığın adil dengeyi bozmamalıdır. Fransa’ya karşı açılan Motais de Norbonne davasında kamulaştırılan taşınmaz üzerinde idare tarafından yapılan kamulaştırma işleminden itibaren on dokuz yıl geçmiş ancak bir inşaatın yapılmamış olmasını arsa değerinin zaman içinde artmış olmasından kaynaklı birey açısından aşırı bir külfet oluşturması bakımından ihlal kararı vermiştir. (13) Bununla birlikte usülen hukuka uygun kamulaştırma yapılsa dahi idarenin uzun süre bir faaliyette bulunmamış olması başlangıçta mevcut olduğu varsayılan kamu yararının artık kamulaştırma işlemine dayanak oluşturmadığı ve adil dengenin makul sürenin geçmesi ile bozulduğuna karar verilmiştir. Buna benzer şekilde Anayasa Mahkemesi Nusrat Külah kararında başvuranın taşınmazının spor alanına ayrılmasına karşın imar planında ticaret alanı olarak ayrılmasını, kamu yararı amacının somut olarak gerçekleşmemesi olarak değerlendirmiş ve amaç bakımından ihlal vermiştir. (14) Bu gibi yargı kararlarından hareketle, yargı organlarının kamu yararı amacının somut olarak ortaya konulmamış olmasını mülkiyet hakkı bakımından ihlal kararına dayanak alındığını ve kamu yararının yorumlanmasına katkıda bulundukları görülmektedir.
Acele Kamulaştırma
Acele kamulaştırma kamulaştırma aşamalarının Cumhurbaşkanlığı kararnamesi veya kanunda yazan hallerde hızlandırılarak uygulandığı bir kamulaştırma şeklidir. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesi uyarınca bu yetki yalnızca üç durumda kullanılabilir: Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanunu’nun uygulanması, özel kanunlarda acele kamulaştırmanın somut ve açıkça düzenlenmiş olması veya kamu yararı ile kamu düzeninin korunması amacıyla aceleliğine Cumhurbaşkanınca karar verilmesi. (15)
Özel kanunlarda öngörülen durumlardan biri olan 7452 Sayılı Olağanüstü Hal Kapsamında Yerleşme ve Yapılaşma İlişkin Cumhurbaşkanlığı Kararnamesinin Kabul Edilmesine Dair Kanun’a dayalı afet sonrası yeniden imar süreçlerinin hızlandırılmasında için alınan acele kamulaştırma kararları bu kapsamdadır. Bu usulde de, olağan kamulaştırmada olduğu gibi kamu yararı kararının alınması ve yetkili makamca onaylanması yasal bir zorunluluktur. Acele kamulaştırma, idarenin mülkiyet hakkına hızlı müdahalesini haklı kılacak gerekçenin öngörülebilir açıklıkta ortaya çıkmış olması durumunda gündeme gelecek bir işlemdir. Ancak kamulaştırma yapılmadığı zaman içinde Kamulaştırma Kanunun 27’nci maddesinde belirtildiği gibi kamunun büyük bir zarara uğraması riskinde ortaya çıkan bir tedbirdir. (16)
Kamu yararının bu denli somut olarak ortaya konulabilmesinin aranması acele kamulaştırma bakımından çok daha önem arz eder çünkü acele kamulaştırmada olağan kamulaştırma işleminin mülkiyet hakkının korunması için sağladığı usuli güvencelerinden büyük ölçüde yoksun kalınır. 7452 sayılı Kanunun depremden etkilenen alanlarda afetzedelerin barınma ihtiyacını karşılamak için yapı ve inşaat projelerinin gecikmeden hayata geçirmek, özel kişilerle yaptığı sözleşmelerin kesintiye uğramaması için kamulaştırmaları hızlıca yapması gerekliliğinin ortaya çıktığı savunulabilir. İvedi yargılama usulüne tabi tutulan acele kamulaştırma ile afet bölgesinde inşaat projesine başlamadan önce arazi edinimini yatırımcılara güvence verecek şekilde gerçekleştirme amacına dayandığı görülmektedir. Kamu İhale Kanunu’nda belirtilen ihaleye çıkma sürecine 7452 sayılı Kanuna giren hallerin uygulanmayacağının düzenlenmesi de sürecin kamu yararının somut bir aciliyetle çıkması nedenine dayandırılmalıdır. Ancak planlama, altyapı projeleri gibi idari süreçlerin tamamlanması beklenmeden yapılan kamulaştırmalar inşaata hazır arazi yaratıldığı görülmektedir. Kamulaştırma konusu olan taşınmazın somut olarak belirlenmiş bir kamu yararına dayanmadan idarenin acele usullere başvurması orantısız bir müdahale oluşturmaya müsaittir.
Acele kamulaştırma tamamlanmaya kadar olan süreçte malikin taşınmaz üzerinde tasarruf yetkisini sona erdirmektedir. Malik yalnızca bedel konusunda itiraz edebilmektedir. Bu durumda yargısal güvenceler de idari usul süreçlerinin kısaltılması gibi zayıflatılmıştır. (17) Sonrasında afet bakımından ortaya çıkan acil kamu ihtiyacını karşılamak ve barınmaya özgülemek yerine kamulaştırılan taşınmazın özel kişilerin kullanımına tahsis edilmesi, afetzedelerin barınma ve konut ihtiyacına yönelik projelere konu edilmemesi durumunu da engelleyen bir mekanizma öngörülmemiştir. Acele usullerle mülkiyet hakkına el atılan kişilerin arazilerinin yatırımcılara, üçüncü şahıslara devri nedeniyle geri dönülmez zararlar ve hak ihlalleri oluşmadan hukuki güvencelerden yararlanması sağlanmalıdır. Özellikle afet sonrası kamulaştırmayla idarece yapılacak imar faaliyetlerinin şehir üzerinde kalıcı sonuçlar doğurması nedeniyle kişilerin mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kamu yararına uygun yapılmasını hayati kılmaktadır. Aşınan sosyal devlet ilkesi, idarenin özel kişilerle ortaklığı kamu gücünün muazzam tedbirlerinden olan kamu adına mülkiyete el atma yetkisinin dayanağı olan kamu yararının artık içeriğini oluşturma niteliğini büyük ölçüde yitirmiştir. Kamu yararı biçimsel bir irade açıklaması olarak varlığını sürdürmektedir.
Kaynakça
1 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi
2 https://www.echr.coe.int/documents/d/echr/convention_tur
3,4 LOPEZ Sébastian, “Interferences with Property Under European Human Rights Law“, Florida Journal of International Law, Vol. 24, Iss. 3 [2012], Art. 3, 2012
5,10,12 AKGÜL Mehmet Emin, “Kamu Hukuku Açısından Mülkiyet Hakkının Kamu Yararı ile İmtihanı - Kamulaştırma ve Acele Kamulaştırma Kararları Çerçevesinde Tespitler”, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2021; 2: 1391-1446
6,7 AKILLIOĞLU Tekin, "Kamu Yararı Kavramı Üzerine Düşünceler", Amme İdaresi Dergisi, Sayı:2, Cilt: 24
8 UYANIK Necip, Hegel’in Devlet Teorisi Üzerine, Artuklu İnsan ve Toplum Bilim Dergisi 2020/5 (2), 1- 14
9 LOCKE John, Yönetim Üzerine İkinci İnceleme, 4. Baskı, Çev: Doç. Dr. Fahri Bakırcı, Tarcan Matbaası, Ankara, 2018, s. 11
11 TOPCU MUMLU Dilek, Farklı Boyutlarıyla Kamu Yararı Kavramına Değinmek, Uluslararası Eşitlik Politikaları Dergisi, Sayı:1, Cilt:1
13 AİHM, Motais de Norbonne/Fransa, (B. No: 48161/99, 2/7/2002)
14 AYM, Nusrat Külah, B. No: 2013/6151, 21/4/2016
15 Acele Kamulaştırma başlıklı Kamulaştırma Kanunu’un 27’nci maddesi, “3634 sayılı Milli Müdafaa Mükellefiyeti Kanununun uygulanmasında yurt savunması ihtiyacına veya aceleliğine Cumhurbaşkanınca karar alınacak hallerde veya özel kanunlarla öngörülen olağanüstü durumlarda gerekli olan taşınmaz malların kamulaştırılmasında kıymet takdiri dışındaki işlemler sonradan tamamlanmak üzere ilgili idarenin istemi ile mahkemece yedi gün içinde o taşınmaz malın 10’uncu madde esasları dairesinde ve 15’ inci madde uyarınca seçilecek bilirkişilerce tespit edilecek değeri, idare tarafından mal sahibi adına 10’uncu maddeye göre yapılacak davetiye ve ilanda belirtilen bankaya yatırılarak o taşınmaz mala el konulabilir.”
16,17 ÖZKAYA ÖZLÜER Ilgın, “7452 sayılı Kanun ile Acele Kamulaştırmanın Yeni Paradigması: Şehircilik Hukukunda Olağanüstü Halin Süreklileşmesi”, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 74 (1) 2025: 363-411