Dünyada Sosyal Devlet
Sosyal devlet kavramının anlamı; diğer tüm siyasi kavramlarda olduğu gibi döneme, coğrafyaya ve farklı ideolojik bakış açılarına bağlı olarak şekillenmektedir. Öyle ki bu kavramın ifade ettikleri yalnızca geçmişten günümüze değil, ülkeden ülkeye de değişmektedir. Her ne kadar İngilizce makalelerde geçen “Welfare State” terimi dilimize “sosyal devlet” olarak çevrilse de bu kavram Fransız kaynaklarından çevirdiğimiz “l’etat sociale”den farklı şeyler ifade etmektedir.
İngiltere’de kullanılan welfare state kavramı Başpiskopos Temple tarafından 1941’de ortaya atılmıştır. Keynesyen bir ekonomi-politikle yorumlanan bu kavram, çıkışını liberalizme karşıt değil, onu destekleyici bir noktada bulmuştur. Bu dönemde İngiltere'de sosyal politikaların, piyasadaki talebi canlı tuttuğu ve işsizliği önlediği düşüncesiyle uygulandığını görüyoruz. Ayrıca İkinci Dünya Savaşı sonrası güçlenen sosyalist akımın etkisiyle ekonomik eşitsizliğe karşı önlem alındığını da gözlemliyoruz (1).
Oysa Fransa’ya baktığımızda güncel Fransız Anayasası’nda “république sociale” (sosyal devlet) olarak geçen kavramın kökeni ise Fransız İhtilali’nin üç ilkesinden olan “fraternité”ye kadar uzanmaktadır. Luis Martin’e göre bu anlayış, Fransa’nın komşuları İspanya ve İtalya’da da benzer biçimde gelişmiştir. Bunu bir Akdeniz devlet modeli olarak tanımlayan Luis Martin, Fransa’da sosyal devlet kavramının dayanışma ve kamuda (res publica) kendini bulduğunu ifade eder. Bu, İngilizlerin sosyal devletten anladığı faydacı ve liberal anlayıştan çok uzaktır.
Belirli eşitlikçi politikaların Fransa’da bütün Avrupadan önce belirdiği gözlemlenebilir. “Üçüncü Cumhuriyet, işçileri koruyan yasaların (sendikalar [1884], iş kazaları [1889], sekiz saatlik iş günü [1919]), sosyal refah korumasının (ücretsiz tıbbi yardım [1893], yaşlılar, hastalar ve iyileşmesi mümkün olmayan hastalarla ilgili yasalar [1905]) temellerini attı ve 1928-1930 yılları arasında zorunlu sosyal sigorta sistemini uygulamaya koydu. Özetle, Üçüncü Cumhuriyet, sosyal bir cumhuriyetin somutlaşmış hali olmayı hedefliyordu. Sosyal adalet yoluyla, cumhuriyetçi demokrasi güçlendirilebilir ve vatandaşlığa eşitlikçi bir anlam kazandırılabilirdi.”(2)
Almanya’da Sozialstaat kavramı çerçevesinde gelişen sosyal devlet, Alman İmparatorluğu (2. Reich) yasa koyucuları tarafından “yalnızca bir siyasi ajanda değil, gerçek bir hukuk prensibi” olarak benimsenmiştir (3). Prof. Hans Michael Heinig Almanya’da sosyal devletin kavramsallaşmasını ve 1880’lerde ciddi bir önem verilerek üstüne çalışılmasını şu şekilde açıklamaktadır: “Anayasa siyasetin bir yeniden üretimidir. Siyaset yasalaşarak devletleşir ve düzenin içinde barınır.”
Almanya’da o dönemde üç siyasi akımın şiddetli bir çatışma halinde olduğunu görüyoruz: liberalizm, muhafazakarlık ve sosyalizm. Sosyal devlet olgusu bu üç düşüncenin çatışmasının, bu çatışmanın dönemin politikası olarak yasalaşmasının ve devletleşmesinin sonucu mudur? Prof Heinig’in düşüncelerinden hareketle cevap verecek olursak yasa siyasetin siyaset de çatışmaların bir ürünüdür. Kendisi de makalede şöyle ifade etmekte: "Hukuk; siyasi olanın tahayyülü, toplumsal alana yönelik spesifik bir siyasi vizyonun sembolik olarak fiiliyata dökülmesi ve siyasi, kolektif kimliğin (yani bizlerin kimliğinin) bir temsili olarak anlaşılabilir."
Sosyal devlet politikalarının geliştiği bu yıllarda aynı zamanda ilk antikomünist yasakların çıktığı ve komünizmin Almanya’da yasaklandığı görüldüğünde Heinig’in savının doğruluğu gözlemlenebiliyor. Zira kendisi de bu hukuklaşmanın siyasi bir merkez yaratarak radikallere karşı bir baskı unsuru yaratabileceğini ifade ediyor (4).
Esasen bahsedilen üç siyasi fikrin tartışmasının sonucu çıkan “sosyal devlet”, Almanya’da bu üç fikre de karşıtlık içermektedir. "Anayasanın sosyal devlete yaptığı atıf; toplumsal modelin, Manchester liberalizmi formundaki tamamen piyasa güdümlü bir öz-örgütlenme şeklinde olmasını reddeder. Bu, adaletin 'gizli bir el' tarafından yönlendirilen uyumlu bir düzen içerisinde, birbiriyle sınırsızca rekabet eden güçlerin bir ürünü olduğu idealinin reddidir. Ancak anayasadaki sosyal devlet atfı, mülkiyetin birincil dağıtımına yönelik radikal ve yeni bir toplumsal düzen öngören Marksist fikirlerin de geri çevrilmesini içerir. Dahası, tarım toplumuna özgü korporatif ve ataerkil biçimlere geri dönüşü savunan muhafazakâr, Romantik ideali de reddeder." (5)
Türkiye’de Sosyal Devlet
Türkiye’nin kuruluşundan itibaren adı konmamış olsa bile sosyal devletin izleri gözlemlenir. Devletçi politikalara iktisadi kalkınma temelli oldukları, sosyal adalete yönelik bir öz içermedikleri itirazları yöneltilse de bu politikaların vatandaşın pek çok şeyi ucuza temin edebilmesini sağlamak için hayata geçirilmiş olduğu ve sosyal adaleti amaç edindiği Cumhuriyetin ilk dönemindeki tartışmalarda görülür (6).
Ayrıca aynı Alman Sozialstaat’ı gibi Türkiye’deki devletçilik de proleter - burjuva çatışmasını durdurma ve Kemalizm’in sınıfsız toplumunu tesis etme tahayyülündedir. İş Kanunu tartışmalarında Recep Peker şöyle der: “Liberal Devlet tipinde proletarya ve burjuva sınıfları iki düşman cephe halinde birbirine karşı çarpışıp dururlar … Bu çatışmadan tek doğacak sonuç ulus kuvvetlerinin birbirini yıpratmasıdır ki memleket dağılmak tehlikesiyle karşı karşıya kalır… İşte bu İş Kanunu Türkiye’de ulusal devlet tipinde ahenkli bir hayatın tanzimine yarayacak bir eser olacaktır.” (7) Kemalizmin sınıfsız toplum tahayyülü korporatizme benzerlikleri ile eleştirilere konu olmuştur (8).
2. Dünya Savaşı sonrası Türkiye’sinde devletçi anlayış zayıflayıp yerini liberal bir anlayışa bırakırken işçi sınıfının da toplumsal bir gerçeklik olarak belirginleştiği görülür. Bu dönemde köyden kente doğru hızlanan göç, sosyal ve iktisadi problemlere neden olmuştur. Bu problemler karşısında Cumhuriyetin modern anlamda ilk sosyal devlet politikalarını gözlemleyebiliyoruz. “Nitekim 1951 yılında asgari ücret uygulanmaya başlanmış, hafta tatilleri için işçi ücretlerinin ödenmesi hükme bağlanmıştır. 1952 yılında Türkiye’nin ilk işçi sendikaları konfederasyonu TÜRK-İŞ kurulmuştur. Aynı yıl 5953 sayılı Basın Mesleğinde Çalışanlarla Çalıştıranlar Arasındaki Münasebetlerin Tanzimi Hakkında Kanun yürürlüğe girmiştir. 6972 sayılı Korunmaya Muhtaç Çocuklar Hakkında Kanun ise 1957 tarihinde kabul edilmiştir.” (9)
1961’de sosyal devlet ilkesi anayasamıza ilk kez girmiştir.
MADDE 2.- Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.
İnsan hak ve hürriyetlerini, millî dayanışmayı, sosyal adâleti, ferdin ve toplumun huzur ve refahını gerçekleştirmeyi ve teminat altına almayı mümkün kılacak demokratik hukuk devletini bütün hukukî ve sosyal temelleriyle kurmak için; (Başlangıç, 1961 Anayasası)
1961 Anayasasında düzenlenen hakların bir gereği olarak 1963 yılında 274 Sayılı Sendikalar Kanunu ve 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanunu yürürlüğe girmiştir.
1960-1980 arasındaki dönemde hem kanunen hem uygulamada sosyal devlet kavramının güçlendiği görülmekle beraber sosyal devletin nasıl anlaşıldığı yine bu dönem içinde değişmiştir. 1961 anayasasının referanslarından görülebileceği üzere; sosyal devletin düzenleme şeklinin diğer ilkelerle birleşik uygulanması, Türkiye’ye özgüdür. Bu uygulama ile Keynesyen referanslı toplumun her kesimini “asgari seviyede” tutma temelindeki “Refah Devleti” politikasını aşan bir ilkedir.
1961 yılında sosyal devlet üzerine yazılan ilk makalede, Prof. Dr. Ülkü Azrak, klasik anlamda liberalizmin Avrupa ve Dünya çapında artık terk olunduğunu tespit etmiştir. 19. yy anayasalarında görülebilen, liberalizmin sunduğu “ekonomik özgürlük” idealinin artık kamu yararı düşüncesiyle kısıtlandığını ve devletin müdahalesine alan açıldığını eklemiştir (10). Bunun sebebini “ferdiyetçi akımların toplumun konstrüktif prensibi olarak adaleti gözden kaçırarak toplumu uçurumun kıyısına getirmesi”ne bağlayan Prof. Azrak sosyal devletin bir hedef değil prensip (Almanca kaynakların akademide sosyal devletin anlaşılmasında epey bir etkisi olduğu görülüyor) olduğunu vurgulamış ve sosyal devleti şöyle tanımlamıştır: “sosyal devlet, bir sosyal grup veya tabakanın kültürel ve ekonomik bakımlardan tazyikini ve mağduriyetini reddeden, onunla mücadele eden ve kaldırmaya çalışan devlettir.”
Sosyal eşitlik ve sosyal haklardan tam yararlanmayı koşulsuz sağlamaya yönelik mücadeleci politika, asgari düzeyde tutmaya yönelik sosyal yardıma indirgenmiş tanımdan şüphesiz ayrışmıştır. Sosyal devletin düzenlenişi ve anlaşılmasında hala devletçilik ilkesinin etkileri görülmekte, iktisadi hayatın yanında değil üstünde bir devlet düşüncesi bulunmaktadır.
1970’lerde Batı Dünyasında hissedilen ekonomik krizin faturası ekonomistler tarafından kamu harcamalarına kesilmeye başlanmış neoliberal anlayış güçlenmiştir. 1980 darbesinden sonra Türkiye’de sol grupların da bastırılmasıyla yolu açılan liberalleşme, Özal hükümeti tarafından gerçekleştirilmiş ve beraberinde sosyal devletin algılanış biçimi de değiştirmiştir (11).
Neoliberalist anlayışın dünya çapında hissedilmesi de Küreselci yapısal uyarlama reformlarıyla gerçekleşmiştir. Prof. Dr. Birgül Ayman Güler bu reformları şöyle tespit etmiştir:
“İlk dönem, tek tek ülkeler için 1980’de ‘dışa dönük kalkınma’ adı verilen politikayla başlayan özelleştirme ve kamu yönetimini piyasalaştırma uygulamalarıyla karakterizedir. İkinci dönem, 1995 yılında küreselci reformları zirvesine taşıyan çok-taraflı serbest ticaret müzakerelerinin başlamasıyla birlikte açılmıştır. Bu zaman diliminin baskın yaklaşımı devlet otoritesinin piyasa kuruluşlarıyla paylaşılmasını öngören yönetişim (governance) görüşü olmuştur. Üçüncü dönem ise, asıl olarak çok-taraflı ticaret müzakerelerinin askıya alındığı 2008’den başlayarak, 2010 yılından günümüze kadar devam eden dağılma sürecidir.”
Yönetişim döneminde sosyal devlete özgülenmiş çeşitli görevlerin özelleştirildiği veya yerel yönetimlere terk olunduğu görülür. Bu dönemde sosyal devlet algısı, fabrika açan devletten vergi indirimi yapan devlete dönüşmüştür. Aktif işgücü politikaları yerini sosyal yardım programlarına ve fonlarına bırakmıştır (12). Bu dönemde Türk tipi sosyal devletin terk edilip İngiliz modeli bir sosyal devlete dönüldüğü söylenebilir.
Yönetişimi Prof. Güler, “Devletin ekonomik ve sosyal hayata müdahaleci rolünden vazgeçmesi, genel gözetimci bir role geçmesi ve hatta bu rolü de özel sektör temsilcileriyle paylaşması” olarak tanımlamıştır. Kamu hizmetlerinin özelleşmesinin 1999 değişiklikleriyle anayasallaşmasından itibaren göze ilk bakışta mübalağalı görünen bu tanımın çok ötesinde sosyal devlet kavramı zayıflamıştır (13).
2000'li yıllardan itibaren Türkiye tarihinde özelleştirmeci politikların en yoğun şekilde benimsendiği bir döneme girilmiştir. Özal hükümetinin aşamadığı anayasal sınırlar anayasa değişiklikleri yoluyla aşılınca gücünü kamudan alan sosyal devlet yok olma noktasına gelmiştir. Anayasada hâlâ ismen bulunan sosyal devlet ilkesine karşın 1999 sonrasını “sosyal devlet sonrası” olarak adlandırmak mümkündür (14). Zira güncel Türkiye siyasetinde kamu hizmeti, sağlık ve eğitimin dışında bir alanda “zorunlu” görülmemektedir. 60'ların herhangi bir toplumsal kesimin yaşayacağı ekonomik zorluğa karşı şiddetle mücadele anlayışına karşı, 2000'lerde bu ölçüde daralmış tanım varlığını tartışmaya açmaktadır.
Keynesyen anlayıştan çıkan refah devletinde bile asgari düzeyde tutmaya yönelik çaba küresel anlamda kredi sistemlerinin ortaya çıkışıyla terk edilmiş, kredi kartları sayesinde yoksulların da olmayan bir kaynakla tüketime devam etmesi sağlanmış ve bu eşitsizlik çözülmüştür (15). Bu klasik refah devletinin de bir temelini sarsarak verimsiz hale getirmiştir.
Bu durum bize “sosyal devlet” ve “refah devleti” arasında bir farkı daha göstermektedir. Sosyal devlet bir temel olarak işçi ve yoksul kesimleri destekleyen siyasete dayanırken, refah devleti sermayenin zorunluluklarına dayanmaktadır. Bu durum küresel olarak yıkılışının hızında kendini göstermiştir.
AYM İçtihadından Bir Kıyas
Günümüzde Anayasa Mahkemesi tarafından sosyal devletten şu şekilde bahsedilmektedir: “Çağdaş devlet anlayışı sosyal devletin tüm kurum ve kurallarıyla Anayasanın sözüne ve ruhuna uygun biçimde kurularak işletilmesini, bu yolla bireylerin refah, huzur ve mutluluğunun sağlanmasını gerekli kılar. Böylelikle sosyal devletin herkes için insan haysiyetine yaraşır asgari bir hayat düzeyini gerçekleştirmesi gerekmektedir.” (16) “Asgari hayat düzeyi” ifadesi modern refah devleti anlayışına yaklaşıldığını göstermektedir. Bunun dışında sosyal devletin tanımının 1961 Anayasası dönemiyle AYM nezdinde genel olarak aynı kaldığı söylenebilir. “Sosyal devlet, insan haklarına dayanan, kişilerin huzur, refah ve mutluluk içinde yaşamalarını güvence altına alan, kişi hak ve özgürlükleriyle kamu yararı arasında adil bir denge kurabilen, çalışma hayatını geliştirmek ve ekonomik önlemler almak suretiyle çalışanlarını koruyan, onların insan onuruna uygun hayat sürdürmelerini sağlayan, millî gelirin adalete uygun biçimde dağıtılması için gereken önlemleri alan, sosyal güvenlik hakkını yaşama geçirebilen, sosyal adaleti ve toplumsal dengeleri gözeten devlettir (AYM, E.2015/105, K.2016/133, 14/7/2016, § 18; E.2022/51, K.2022/94, 20/7/2022, § 16).” (16)
Sosyal devlet konusunda güncel kararların çoğu sosyal adalete ilişkindir. AYM’nin tanımsal bir değişikliği olmasa da uygulamada inceleyeceği konularda bir değişikliğe gittiği söylenebilir. 1961’den bu yana Anayasa değişikliklerinin giderek iktisadi liberalizmi benimsemesi sosyal devletin uygulama alanını daraltmıştır. Ancak AYM kararlarında henüz iktisadi liberalizmin sosyal devlet ilkesiyle çatışması incelenmemiştir. 1999 öncesi döneminde yapılmaya girişilen özelleştirmelere ilişkin bazı kanunlar yalnızca şeklen aykırılıklara dayanarak iptal edilmekle beraber esasta sosyal devlet ilkesine güçlü bir vurgu yapılmamıştır. Bunun dışında bazı kararlarda da sosyal devletle beraber anılabilecek ekonomik bağımsızlık ve toplum refahından bahsedilmektedir (17). 1999 sonrası dönemde özelleştirme Anayasa’ya girdikten sonra kararlarda doğrudan “özelleştirme”nin Anayasa’ya aykırılığı işlenmemekle birlikte özelleştirme sonucu kamu personelinin durumu konusunda kararlarında sosyal devlet ilkesine dayanılmıştır. Bunun dışında emeklilik, sigorta, engelli ödeneği konularında yine sosyal devlet ilkesine atıf yapılmıştır (18).
Sosyal Devletin Geleceği
2008 ekonomik krizi, altın kaydı kalkmış doların ve dünya ekonomisinin ilk krizidir. Yeni kurulan sınırsız kredi üstüne yürüyen bu düzenin temelinin pek de sağlam olmadığı bu krizle beraber ortaya çıkmış, neoliberalizm hızını kesmiştir. 2010’da zirveye ulaşan özelleştirmeler yerini yeni arayışlara bırakmıştır. Kamu teşvikleri ve yap-işlet-devret modelinde dev projeler döneme damgasını vurmuştur, hâlâ da vurmaktadır (19).
2020 yılında yaşanan küresel pandemi, sosyal devletin gerekliliğini tekrar gözler önüne sermiştir. Sağlık sektöründe aşırı özelleşmeye giden pek çok ülke, pandemi karşısında afallamış ve sistematik çöküş yaşamıştır. Kamu hizmetleri ve sosyal devlet politikaları görece daha güçlü olan Fransa’da, İngiltere’ye göre 100 bin kişi başına daha az ölümle karşılaşılmıştır. (100 bin kişi başına Fransa’da 158, İngiltere’de 192 ölüm) Pandemi süreci çok daha tutarlı politikalarla yürütülmüştür (20).
Gelişmekte olan ülkelerin sorunlarına yerli çözümler bulamayan neoliberalizm, küreselleşmenin son aşamasında yerli sermayelerini dahi çok uluslu şirketlere bağımlı hale getirmiştir. İşsizlik sorununa karşı çok uluslu şirketleri içlerine kabul etmek zorunda kalan ülkeler ekonomik politika üretiminde bağımsızlıklarını bir ölçüde kaybetmişlerdir (21). Küreselleşmiş rekabet, işsizlik ve enflasyon yaratarak insanlık tarihinin en eşitsiz ekonomik durumunu yaratmıştır. Buna karşı sosyal devlet uygulamaları tekrar önem kazanmıştır.
2020’den sonra tekrardan güç kazanan sol siyaset ve halk hareketleri sosyal devlet politikalarına geri dönüş istiyor. ABD’nin Dünya’ya dayattığı Küreselci reformlardan kendisinin vazgeçerek izolasyonizme yönelmesi, Çin’in artan ekonomik gücü ve örnek planlı ekonomisi neoliberal çağın sonunu haber ediyor. Ekonomide Keynesyen politikaların güncel yorumlarının tekrar konuşulmaya başlandığı, devletin ekonomiye müdahalesinin gerekliliğinin tekrardan hissedildiği bariz (22). Türkiye küreselleşerek sosyal devlet ilkesinde kendi mayasını kaybetmiştir. Ekonomik politikaların geleceğiyle yorumladığımızda Türkiye’de sosyal devlet ilkesi, dar bir refah devleti ilkesi olarak yalnızca ekonomik kriz dönemlerinde konuştuğumuz Neo Keynesyen politikaların hayata geçirilmesinde etiket olarak yapıştırılacak bir kavrama dönmektedir. Ancak hem Türkiye’de hem dünyada liberal ve kısıtlı müdahaleci Keynesyen anlayış arasında sarkaç sallanmaya ne kadar devam edecek? Sarkaç sallanırken yaşanan sıkıntılara, eşitsizliklere göz mü yumulacak? Sosyal devlet ilkesinin piyasacı anlayışla sürdürülemediği açıktır. Sosyal devlet ilkesi, ancak kamucu ve eşitlikçi bir anlayışla; Anayasamızın ruhuyla uyuşan, efektif bir bir yoruma ulaşacaktır.
Kaynakça:
1: Quadagno, Jill. "Theories of the welfare state." Annual Review of Sociology, Cilt 13, Sayı 1, 1987, s. 109-128.
2: Martín, Luis P. "La modélisation d’une république sociale: le solidarisme en Méditerranée." Cahiers de la Méditerranée, Sayı 99, 2019, s. 143-156.
3,4,5: Heinig Hans Michael. “The Political and the Basic Law’s Sozialstaat Principle—Perspectives from Constitutional Law and Theory.” German Law Journal, Cilt 12, Sayı 11, 2011, s. 1887-1900.
6: Yüksel, Hasan. "The First Labour Law Numbered 3008 in the Parliament Formal Report on June 8, 1936: Eliminating Liberalism and Replacing Statism."
7: TBMM Zabıt Ceridesi, Devre 5, Cilt 12, 8 Haziran 1936, s. 83-84
8: Atalay, Lemi. "Post-Kemalist Bir Tezin Kritiği: Korporatizm-Kemalizm Tartışması." Tarih Araştırmaları Dergisi, Cilt 42, Sayı 75, 2023, s. 23-42.
9: Yörük, Ecem Savcı. "Sosyal Devlet Anlayışı ve Türkiye’deki Gelişimi.” Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 6, Sayı 11, 2021, s. 166-179.
10: Azrak, Ülkü. “Sosyal Devlet ve 1961 Türk Anayasasının Sistemi.” İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt 27, Sayı 1-4, 2011, s. 208-224.
11, 12: Bankoğlu, Hatice Duygu ve Kaan Akman. "Türkiye’de Sosyal Devlet: Alanyazın Üzerinden Neoliberalizm Odaklı Bir Çözümleme." Memleket Siyaset Yönetim, Cilt 19, Sayı 42, 2024, s. 299-320.
13: Ataay, Faruk. "Neoliberal Reformlar, Devletin Yeniden Yapılandırılması ve Kamu Hizmetlerinde Dönüşüm." Akdeniz İİBF Dergisi, Cilt 15, Sayı 30, 2015, s. 20-39.
14: Güler, Birgül Ayman. "Sosyal Devlet ve Yerelleşme." Memleket Siyaset Yönetim 2, 2006, s. 29-43.
15: Kaya, Feyza ve Kerem Gökten. "Kapitalist Sistem İçerisinde Türkiye’nin Borç Refahı Deneyimi." Fiscaoeconomia, Cilt 7, 2023, s. 1674-1699.
16: AYM, E. 2024/240 K. 2025/100, T. 22.4.2025
17: AYM, E: 1994/43, K: 1994/42-2, T. 9.12.1994
18: (Uğur Arslan [1. B.], B. No: 2014/5673, 18/5/2016, § …) (Uğur Çelik [1. B.], B. No: 2015/20244, 15/6/2016, § …) (Devrim Alyüz [1. B.], B. No: 2017/40383, 16/9/2020, § …)
19: Keleş, Ruşen, Gizem Ulusoy ve Parla Güneş. "Neo-Liberal Mekansal Politikaları Mega Projeler Bağlamında Yeniden Düşünmek: Kanal İstanbul Örneği." Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Cilt 80, Sayı 2, 2025, s. 305-326.
20: Benoît, Cyril ve Colin Hay. "The Antinomies of Sovereigntism, Statism and Liberalism in European Democratic Responses to the COVID-19 Crisis: A Comparison of Britain and France." Comparative European Politics, Cilt 20, Sayı 3, 2022, s. 390.
21: Koçtürk, O. Murat ve Meral Eker. "Dünyada Ve Türkiye'de Doğrudan Yabancı Sermaye Yatırımları ve Çok Uluslu Şirketlerin Gelişimi." Tarım Ekonomisi Dergisi, Cilt 18, Sayı 1-2, 2012, s. 35-42.
22: Köymen, Yiğit. "Post-Keynesyen Teori’nin Geliştirilmesi ve Güncelleştirilmesine Yönelik Çalışmalar." Ulusal ve Uluslararası Sosyoloji ve Ekonomi Dergisi, Cilt 5, Sayı 10, 2025, s. 597-635.